space

space
Son günlerde hayatım "ıııh".
Her zaman hayatım "TÖVBE YARABBİM."
Çünkü;


acı çekmenin ekmeğini yiyip iki üç cümle yazıp gitmek istemiyorum ama amına koduğumun acısını da çektiğim için yazmak zorundayım. bunu buraya yazmak istiyorum çünkü iki üç insan bunu okuyor. şu an sanırım tek istediğim birinin yüzüme mal mal bakmadan ya da beni avutmaya çalışmadan dinlemesi.
çünkü yüzüme mal mal bakılması ve teselli cümlelerinin kurulması amına koymak istediğim bir başka durum.

altı ay boyunca her gün zamanın istediğim zamanlarda durmasını istedim ve amına koduğumun zamanı yine en iğrenç yerde durdu. ve birden kendimi yanımda gitmek zorunda olduğu için ağlayan bir adamla bıraktı.

severken gitmek zorunda kalmak eminim kötü bir şeydir ama hayatım boyunca baya baya severken kalan insan olduğum için canım biraz sıkkın.

burda kaldım. elimde de bir aysel gürel şarkısı kaldı. aysel gürel dünyanın en muhteşem kadınıydı çünkü sen ağlama gibi bir şarkıyı yazıp gitti amına koduğumun karısı.

herkesin gitmesinden bıktım.
Bir hafta önce bir şeyler yaşadım ve o bir şeyler o kafayla o kadar güzeldi ki, bu kafayla hala güzel geliyor.

Phaselis için düzenlenen konserlerde ağaçların arasına perde kurmuştuk ve perdeyi sabitlemek için çok zengin bir sitenin, çok değerli bahçe taşlarını sökmüştük. O esnada ben bütün zenginlerden yine nefret etmiş ve bütün parayı eline geçirdikten sonra imha edecek bir tarikata dahil olabileceğimi söylemiştim.
Çünkü paradan nefret ediyorum ama amına koduğumun parasına ihtiyacım var.
Sonra filmi gösteremedik. Halbuki film Ekümenopolis'ti ve baya güzeldi. Ama gösteremedik. Sonra sitenin çok değerli bahçe taşlarını falezlerden denize attık.
Sonra elimizde bir perde, bir projeksiyon cihazı ile eve gittik. Giderken şarap aldık. Sonra kanepelere yatıp içtik.
Sürekli içtik.
Sonra birimiz projeksiyonu tavana yansıttı.
The Doors dinledik.
İçtik.
Öyle bir kafada kaldık ki, sabah kendimizi gece oturduğumuz yerlerde uyurken bulduk.
Kim nerde, nasıl, neyle yatacak kavgası yoktu. O gece ilk defa, ağzımızdan tek bir gereksiz cümle çıkmamıştı. Hiçbir gereksiz şeyi düşünmemiştik.
The Doors dinledik.
Sonra Ray Manzarek olmadan The Doors'un hiçbir boka yaramayacağını söyledim.
Sonra uyudum.
Sabah kafamın altına yastık niyetine iki tane kitap koyduğumu fark ettim.
Evden gittim.
Sanırım 15 yaşında evde oturuyordum. Devrim Hoca falan vardı. 

Devrim Hoca iyi bir insan, kedisi falan var. 

Çok fazla şey okuduğum zamanlardı, bir şeyler okuyabilmek adına en çok o zamanları özlüyorum zaten. 

Çok fazla okuyordum. Okudukça, hafifleşiyordum. Devrim Hoca bana sürekli inanılmaz güzel kitaplar veriyordu. Öğle aralarında kedilere yemek topladıktan sonra hep Devrim Hoca'yı darlıyordum. 

Lan diyordum, okudukça hafifleşiyorum. Mükemmel his. 

Adam beni haftalarca dinledi. Bir gün, okudukça hafifleşmezsin dedi. Beynimden vurulmuşa döndüm. Günlerce düşündüm. Neden ağır değilim falan dedim. Bir iki hafta sonra Devrim Hoca elinde bir kitapla geldi. Kitap Tutunamayanlar'dı. 

Çok zordu. Çok zor ama çok güzeldi. Ama bıraktım kitabı. Çünkü noktalama işaretlerinin olmadığı o böl
ümü okudum. Sonra kapattım kitabı, yok dedim. 

Yok, olamaz. 

Daha ilerisi olamaz. 

Selim'i en maskeleri düşmüş yerinde bırakıp hayatıma devam ettim. Aslında edemedim. Bir süre gezdim ortalıkta. Sonra gittim Tehlikeli Oyunlar'ı aldım. 

Hikmet. HİKMET.

Ben çıldıracaktım. Dünyada en fazla canımı yakan şey Hikmet'ti. Dünyada en anlayamadığım ve en çok anladığım insan Hikmet'ti. Dünyada ağzına tüm kuvvetimle iki tane çakmak istediğim insan Hikmet'ti. 

Bir hafta sonra yanaklarım çökmeye başladı. 

Devrim Hoca bir gün kitabı elimde gördü ve dedi ki; Büşra, hiçbir zaman unutma. Tutunamayanlar'ı herkes okuyabilir belki, ama Tehlikeli Oyunlar çok başka bir şey. 

Sonra Tehlikeli Oyunlar'ı bir köşeye bıraktım. Çünkü Hikmet ölüyordu. Hikmet okuduğum her kelimede ölüyordu ve ben onu öldüremezdim.

Her kelimede Sevgi yoruluyordu, Sevgi'yi öldüremezdim. 

Bıraktım. 

Günlerce Korkuyu Beklerken'i okudum, okudum ve dünyanın en ağır uykularına daldım.

***

Dört yıl geçti. Yurt odasında bir gün, hiç aydınlanamayan odada otururken birden aklıma Hikmet geldi. 

Hiç aydınlanamayan bir oda,aklıma Hikmet'ten başka kimseyi getiremezdi. 

Birden aldım kitabı elime, manyak gibi okumaya başladım. 

Hikmet ölmeden son defa Hikmet'in canlı hallerini aklıma kazımak istiyordum. 

Sevgi yorulmadan, son defa yeşil elbisesiyle gelsin, sandalyeye otursun istiyordum. Düz sesiyle "Ben geldim." desin istiyordum. 

Okudum. 

Bir gün Hikmet düştü. Albay tutamadı, ben tutamadım. 

Kitabı kapattım. Ağladım. Sanırım ömrümde hiçbir şeye bu kadar çok ağlamamıştım. 

Bir yıl geçti. Hala hiçbir şeye bu kadar çok ağlamadım, hala hiçbir şey okuyamıyorum. 

Hikmet, en çok seni özlüyorum Hikmet. 
Bilgisayar için paint, İphone için photopad uygulaması; dünyanın en eğlenceli iki şeyi.

Çünkü 1:


Çünkü 2:


Safa'nın olmadığı bir dünya bana yaramıyor. Safa seni çok özledim :(
Burayı on altı yaşındayken açtım ve on dört gün sonra yirmi yaşına giriyorum. Dört yıldır bu bloga dair yazı yazmak dışında hiçbir şey yapmamış olmam bana biraz salak hissettiriyor. Yani, dört yıl geçmiş aq. İnsan bi iki renk değiştirir. Neden bilmiyorum, ama insan bunu yapar yani. Bilmiyorum. Aslında bunun hakkında konuşmak için buraya gelmedim.
Buraya geldim Denizli'ye geleli dört gün oldu ve dört gündür evden çıkmadım. Evden çıkma olayını bir kenara koyalım, oturduğum/yattığım kanepeden başka bir kanepeye bile geçmedim. Bazen uyanıkken yastığa sızan salyamı bile konrtol edemedim. Arada hareketsizliğimden dolayı ağladım. -Arada birkaç şey için daha ağladım.- Aynı şeyleri bi' on beş gün önce İstanbul'da annemin evinde de yaşamıştım. Ama o zaman daha az ağlıyor ve yastığa sızan salyamı kontrol edebiliyordum.
İstanbul'da özlemek dışında bir şey yapmadım. Ne zamandır kitap okuyamıyordum. Gitmeden iki gün önce önüme bütün Barış Bıçakçı kitaplarını yığdım. Sonra bir parkta oturmuş güneşe karşı son sayfaları okurken, birden kitaba sarılıverdim. Uzun zamandır kimseye sarılmamış gibi hissettim. Yaklaşık on beş dakika sonra sekiz günlük bir aradan sonra Safa'ya sarıldığımda da, sanki daha önce -bir kitap dışında- kimseye sarılmamışım gibi hissettim. Sarılmak gerçekten çok güzel bir şey.
Bunları yazarken hala kanepemi terk etmedim. Bugün için dışarı çıkmama bahanem hem çok rüzgar, hem biraz da güneş var. Böyle soytarılıkları sevmem. Demin CHP'den koca koca amcalar teyzeler evi bastı. Hepsine papaz gibi saçlarımla güzel selamlar verdim. Sanırım saçlarımı Beatlecut kestireceğim. Çünkü George Harrison muhteşem bir adam. Bilmiyorum.
Daha önce bu kadar yolunda olurken, bu kadar mutsuz olmamıştım.

Kısa film günlerini şey edip gidicem.

Merhaba tavşan kardeşler.
2013 eylülünden itibaren hayatımda muhteşem şeyler oluyor. Akdeniz Üniversitesi Sinema Kulübü de bunlardan bir tanesi. Dünyanın en muhteşem sinema kulübünün, dördüncü çok muhteşem kısa film günleri falan var. Üniversitelerinizden güzel kısa filmler bekliyoruz. Güzel kısa filminiz yoksa, sizi bekliyoruz. Gelin, atölyelerde, panellerde, söyleşilerde buluşalım. LAN OLMADI AKŞAMINA KESİK MİNAREYE GİDER ŞARAP FALAN İÇERİZ.

Afişsiz şey edemem diyenler için;

Bir tane afişle şey edemem diyenler için de;


Son başvuru 21 şubat.
Hadi aeo.