space

space

FENA SIKILDIM ÇOCUKLAR

  • İyyakşamlar canlarım. Paralel dünyalardaki bütün canlarım toplanıp, bir sıkıldı ki sormayın. Bunda sınava yaklaşık iki hafta kalmasının, aylardan beri çilekeş yazılarla ulannegulduk adının içine sıçmamın, ve annemin beni evde yapayalnız bırakıp sinemaya gitmesinin payı da büyük. 
  •   Geçen süre içinde önemli şeyler yapmadım değil. Mesela, mezuniyet fotoğrafı çekildim çocuklar. Gerçekten sikimsonik bir olaydı;


  • Behzat Ç.'yi bir gece izlemeyi bıraktım ve hala izlemiyorum. Neden böyle oldu bilmiyorum. Sanırım Harun kilo verince soğudum. Harun'un göbeğini geri istiyorum. Kurduğum dört cümlenin sonu da m harfiyle bitti. ALLAHIM ŞANSA BAK :'))

  •  Lan şaka maka anlatacak bir şeyim yok sanırım. Yani aslında var da, anlatasım gelmiyor. Misal okulda yanlışlıkla can sıkıntısından düşmem, sınıf arkadaşlarımın camdan atlaması, arkadaşlarımı müdürün görmesi ve odasına çağırması, sonra müdürün -biraz daha sabredersek cümleyi bitireceğim.- OĞLUM YA DAŞŞAKLARINIZ PATLASAYDI NE OLACAKTI demesi. Ben neden hala liseliyim, anlamıyorum.

    Çocuklar, ben çok sıkılıyorum. Bakın, NOLUR, bana yazın. Kitap önerin, şarkı dinletin, hadi abam kalk film izle deyin. Lan anlatamıyorum. En sevdiğim şarkı bas bas paraları leylaya. KURTARIN BENİ LA.

      Not: En son can sıkıntısından omegle'de takılırken yaklaşık otuz insana mezuniyet fotoğrafımı gösterdim. Yirmi kişilik bir kısım zaten mastürbasyon yapmakla meşguldü, geri kalan allahsız arkadaşlarım -arkadaşlarım?- ise sayfayı yüzüme kapatarak beni boynum bükük bıraktılar. Ama en azından o geceyi Sırplı bir çocukla konuşarak geçirdim. Çocuğun tek anlattığı Trazbonspor'da oynayan arkadaşıydı. Trabzon dedirtmeye çalışırken çocuğun adını yaklaşık dört saat boyunca Pater olarak yazdığımı fark ederek kendimi çelişki havuzlarına atıatıverdim. Canım sağ olsun. 

Bir bahar gününü daha ziyan ederken, yüzüm hiç gülmüyordu çocuklar.

Güneşli, güzel bahar günleri her zaman iyi geçmez.

Mesela, uzun zaman geçmiş. Ben beynimi oyalıyorum. Gözlerin, gözlerimin orijin noktası dışında her yeri görüyor; aldırmıyorum. Birikiyor, diyorum. Güneşli, güzel bahar günlerinden birinde, bir ıhlamur ağacının altında bana anlatacağın şeyler birikiyor. Sırf bunun için diyorum, sırf bunun için bir güneşli, güzel bahar günü ziyan olsun.

Yanında oturan birkaç bin güzel saç teli, sana hiçbir şekilde sevmeyeceğin şarkılar söylerken, uzakta oturuyorum. Gözüme güneş giriyor. Güneşten kaçıyorum. Kızın güzel elleri uzağımda, yakınında. Kızın ellerine güneş vurmuyor, gözlerine güneş vurmuyor. Sen ona bakıyorsun, güneş bana bakıyor. Mezuniyetinde kimsenin dansa kaldırmadığı, sadece kalın gözlükleri olan oğlan çocuğunun dans etmek istediği kız gibiyim. Sen, güneşi nasıl da severdin.

Başını yavaşça omzuna koyuyor, başım yavaşça düşüyor. Şşştt, diyorum, seninle ne konuşmuştuk küçük hanım? Kafam yerine oturuyor, ama kaldıramıyor. Ben malımı bilmez miyim diyorum. -Mal şüphesiz ki her anlamda kullanıldı.- Kafamı yavaşça cama dayıyorum. Gözlerim cama yansıyor. Gözlerimin orijin noktasını görüyorum. Ne yazık, ne kadar zaman geçti; sana anlatacak hiçbir şeyim yok. Bir iç çekiyorum, bir iç çekiştiremiyorum. Ne yapayım, istesem de olmuyor.

İniyorsun. Elinde çanta, güzel kızın çantası. Yüzüne vurmayan güneş kalmıyor. Yüzünde hep aynı ifade. Bakıyorum. Camdan bakıyorum. Birden kendi yansımamı yanında görüyorum. Ne kadar da yakışmıyoruz, ne kadar da anlatacak bir şeylerim yok.

Susuyorum. Gözlerim kapanıyor, dudaklarım time is on my side kusuyor, omzumu okşuyorum.

Başlık

“Turgut’un bilmediği arkadaşları da Selim’e aynı şekilde davranırdı. Selim, Esat’ın arkadaşlarını tanımaz; Esat, Selim’in arkadaşlarını istese de tanıyamaz. Casus gibi, kimseyi kimseye tanıtmaz. Selim’e öyle gelirdi ki bir gün bu insanlar bir araya gelecekler; önce karşılıklı bakışıp susacaklar. Konuşacak söz bulamayacaklar. Sonra Selim’i suçlayacaklar ve dolayısıyla birbirilerini. Bu adamla nasıl arkadaşlık ettin? Bu adamla mı dostluk kurdun? Bahsetmediğin değerli arkadaşın bu muydu? Bu aptala gitmek için mi o gün bize gelmedin? Sonunda birbirilerini hoşgörseler de beni affetmezler, derdi fakir Selim. Sonunda herkes beni suçlayacak bir sebep bulur. Ne istiyorlardı senden Selim? Belki sen çok şey istiyordun onlardan. Verdiğinin hiç olmazsa küçük bir parçası kadar bir şeyler istiyordun. Sonunda kaçıyorlardı. Hayır, sen kaçıyordun. Hayır kaçmıyordun: insana ihtiyacın vardı. İnsanı arıyordun canım kardeşim. Bunda utanacak ne vardı?”

Ne hırkaymış la öyle

Gözlerimi kapattığımda koca bir sahnedeydim. Üstümde annemin ördüğü kocaman ve kıpkırmızı hırka ile güvende hissediyordum. Banyo lifinden başka hiçbir şey öremeyen annemin bana kocaman ve kıpkırmızı bir hırka örmesi ise, kafamda deli sorular falandı. 

Üzerimde kocaman ve kıpkırmızı bir hırka vardı; ve aklım yerinde değildi. Belki aklım çılgınlar gibi seyircilerin üzerine atlamıştı. Tıpkı Deja-vu konserlerinde Korn ile misket havasını karıştırınca dayanamayıp sahneye atlayan Cenk gibi. Deja-vu'yu çok sevdiğimi söylemiş miydim? Neyse, konu bu değil. 

Elimde dibinde birazcık viski kalmış bir şişeyle etrafa bakıyordum. Sonuçta kocaman ve kıpkırmızı bir hırkam vardı. Sonra ince bir gitar sesi duydum. Büyük ihtimalle Gimme Shelter. Bütün sahnede çılgınlar gibi Mick Jagger'ı aradım; ama yoktu. Sanırım hayat kocaman ve kıpkırmızı hırkayı bana vererek yeterince fedakarlık yapmıştı. 

İnce gitar sesi diye bir şey var. İnsanı gerçekten paniğe sürüklüyor. Ve ince gitar sesi o kadar güzel ki. Yani, kocaman ve kıpkırmızı bir hırkan olsa bile, o sesi mahvedebilirsin. Netice olarak ses çok güzeldi, ve Mick Jagger'ın geleceği yoktu. Mikrofondan uzak bir yere öksürdüm. Mikrofona öksüremezdim, sonuçta ince bir gitar, sonuçta Gimme Shelter. Mikrofona öksürürsem tanrı olmaktan çıkardım. Hem de hırkam olmasına rağmen. 

İçimden neden bir şeyler koptu, bilmiyordum. Bu başta beni çok tedirgin etti. Sonra, sonra üstümdeki hırkaya güvendim. Sonuçta kocaman ve kıpkırmızıydı. Garip bir histi. Anlatabilmem mümkün değil. Keşke kocaman ve kıpkırmızı bir hırkanız olsaydı da anlasaydınız. Ama keşkeler keşke işte. Keşke keşke keşke olmasaydı. KEŞKEK. 

Şarkı bitti. İnsanların hepsine bakabilmeyi başardım. İçlerinde Mick Jagger yoktu. Üzüldüm. Viskiyi bitirdim, hırkama sarıldım ve sahneden indim. Arkamdan, yeni bir ince gitar sesi geliyordu, ve Mick Jagger hala ortada yoktu. 

Uyandım, siyah ve ince hırkamı alıp, gittim. 
Çünkü Mick Jagger hala ortalıkta yoktu.

Kendime andaç.

Malum, son günlerde her şeyden öylesine nefret edip, öylesine deli danalar gibi kaçıyorum ki; bu yaşımda aklıma geliyorum. Kendimle seviyeli bir şekilde konuşmaya bile başladım -gelişmeler, gülüşmeler.- 

Size andaç samimiyetsizliğinden sıkılıp, bir gecemi harcayarak kendime yazdığım andaçtan bahsetmek isterim. Kendi andacıma kendi andacımı koydurabilmek için karşıma almadığım insan da kalmadı, belirtmek isterim. 

Kendim, öpüyorum. Hatta kıps. 

***

Sen garip bir insandın. Küçükken, çok küçük olmana rağmen hanımağa gibi koltuğa kurulurdun. Boynun yoktu, gıdın vardı. Ve kafanda iki tutam saçın. Uyurken yatağın en köşesine giderdin. Ellerinle minicik kafanı bir şeylerden korurdun sürekli. Uyandığında kafesli yatağından bana bakardın. Ben bu yaştaki bebenin nasıl boynu olmaz da gıdısı olur diye düşünürdüm, sen sırtını bana döner ve uyumaya devam ederdin.

Sen doğduğun zaman ben de doğdum. Ama doğduğumda saçlarım küttü, Mia Wallace gibi. Onun gibi sigara içmezdim; ve domatesli fıkralar anlatmazdım. Gözlerim sadece esnerken yaşlanırdı, senin gibi ilgi görmediğim her an ağlamazdım. Aksine her ilgi gördüğüm an, kaçmak isterdim. Çünkü o sıralarda ben bir ergendim ve tek derdim yalnızlıktan it gibi korktuğum halde; yalnız olmaya çalışmaktı. Sen beni yine anlamazdın, yine sırtını dönerdin; ve ben Mia Wallace gibi sigara içmezdim.

Kreşe gittiğin zamanlarda annen sana bir şey olmasından korkardı. Annen varlığımı bilmez. Bir ilişkimiz yok onunla, olsa zaten yine sevilmeyen olurdum. Neyse. Kreşe gittiğin zaman, uyuyamazdın. Güneş gözlerinin içine girerken uyuyamazdın. Yorganının kenarını tutup ağlardın. Arkadaşların uyanıncaya kadar ağlardın. Ve ben senin için hiçbir şey yapamazdım. Kaç defa konuşmaya çalıştım öğretmenlerinle, bilemezsin. İzin vermediler. Sen çok ağladın, ve ben o zaman büyüdüm. Bir daha da geri dönemedim.

İlkokula başladığın zaman sürekli bir panik hali içindeydin. Okumayı geç öğrenmiştin ve evcilikte hiçbir oğlan çocuğu seninle eş olmuyordu. Korkuyordun. Gündüzleri uyuyamadığın için de, hep bana anlatıyordun. Benden hiçbir şey olmayacak diyordun. Belki olursa kasiyer olur. Olur mu la öyle şey, diyordum; ama sen çoktan bisikletine binmiş oluyordun. Bisikletin balkondaydı. Hep aynı noktaya sürüyor, hep aynı noktaya çarpıyordun. Ne yapıyorsun, dediğim zaman; bu duvarı bir gün yıkacağım, diyordun. Duvarı neden yıkmak istediğini hiç anlamadım. Duvarı da yıkamadın zaten.

Ortaokul senin için en çok üzüldüğüm yıllardı. Yıllar geçmişti, ve tek bir arkadaşın bile yoktu; ama arkadaşın çok fazlaydı. Ve zamanında seni pohpohlayan insanlar şimdi yoktu. Sandığın kadar iyi değildin, söylendiği kadar güzel de değildin. Adeta ilkokulda kendi kendine yürüttüğün kehanetler gelip seni buluyordu. Gözlerindeki yerli yersiz zamanlarda ortaya çıkan buğu, o günlerde oluştu zaten. Ve ben yine bir şey yapamadım. Çünkü o zamanlarda sen ergendin; ben ise biraz kederli. Çünkü ergenlik geçiyordu Büşra. Çok sevdiğim bir arkadaşımın dediği gibi: "İnsanlar beni anlamıyor cümlesi, o ağır ergenlik döneminden sonra, insanları anlamıyoruma dönüyor."

Bir şekilde büyüdün. Oğuz Atay okurken saatlerce ağladın, The Beatles dinlerken saatlerce gülümsedin, bana Led Zeppelin'den, Jimmy Page'in nasıl bir hayvan olduğundan bahsederken saatlerce küfür ettin. Hitler'den iğrendiğini, ama onu gördüğün an korkudan yığılıp kalacağını ilk defa bana itiraf ettin. Sonra inkar eder gibi oldun, ama seni kaç defa yatarken "Allahım n'olur Hitler yavru kedi olarak bile gelmesin.    " derken duydum. Ben seni hep duydum, ama çaktırmadım. Tanrı da bizi hep duyar, bunu biliriz ve bunun için ondan korkarız. Ben seni hep duyardım, ama bunu bil istemedim hiç. Benden kork istemedim. Çünkü korkuya dayalı her ilişkide korkan taraf, birgün korkutmaya planlanıyor. Sen planlan istemedim.

Hala büyüyorsun Büşra. Zamanında isminden nefret ederdin. Ama Aylak Adam'ı okuduktan sonra bıraktın gitti değil mi? Zamanında birinin ellerini tutması fikrinden de nefret ederdin. The Beatles ne kadar mübarek bir şey görüyor musun? Düşünsene. Zamanında bütün şarkılar acıdan bahsedip, kadınlara cinsel bir obje gibi yaklaşırken; sen The Beatles'ı dürüstçe "I wanna hold your hand!" diyebildiği için sevdin. Ve ben de seni bunun için sevdim.

Ben seni hep sevdim. Sadece bazen kafalarımız uyuşmadı. İkimizde paralel evrenlerdeki başka hayatlarımıza özlem duyarken, unuttuk birbirimizi. Ama hep de geri döndük ulan. Kim geri dönmez?

Emrah Serbes'in bir yazısı vardı: Heyecanlı piç. İki çocuktan bahsederdi. Çocuklar karşıdan karşıya geçerken el ele tutuşurdu. Emrah Serbes el ele tutuşan çocukları yazdı, biz kafa kafaya verip saatlerce aynı şarkıyı dinleyenleri oynadık. Çünkü sen dünyanın en nadide varlığıydın. Çünkü hayatta senden başka kimsem yoktu. Hala yok.

Sözleri derleyip toplama konusunda iyi değilim, bilirsin. Tanrı bunun için bize Ah Muhsin Ünlü'yü vermiş;
"Bilesin, göğsümde hangi yöne açılmış tek gülsün.
Yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün.

-Hadi, iç de çay koyayım.-"

Kişisel not: The Beatles'lı, I wanna hold your hand'li cağnım cümle, cağnım Larienimin tivitlerinden birinin aklımda kalanı falandır. Zeynep'i çok sevdiğimi söylemiş miydim?

Selamün aleyküm Serkan kardeş, nasılsın?

"Savuracak kadar uzun saçlarının olmaması, çok güçsüz olduğun anlamına gelmez. Kaldı ki bu, saçlarının çok kısa olduğu anlamına da gelmez. Sonuçta ben saçlarından hoşlanıyorum. Saçlarından hoşlanıyorum Büşra. Şurada ikimiz yaşayıp gidiyoruz. Ve, ne saçların, ne de sen güçsüz değilsin. 

Ama hadi diyelim, hadi diyelim ki için rahat etsin, uzun saçların var. Savrulacak kadar uzun saçların. Ama, ama rüzgar yok ki Büşra. Zaten rüzgar çıksa sevmezsin. Gözüne bir şeyler kaçar. Bilinmeyen cisimlerin içinde yuva yapması, seni kendimi bildim bileli rahatsız ediyor ki; benim hikayem genç bayan, senin hikayenden çok daha önce başlamıştı. Neticede bir rüzgar çıksa saçların değil, sen savrulursun. Suç yine senin üstüne kalır. 

Rüzgarı istemediğin çok açık. Ama saçlarını savurma ihtiyacın da göz ardı edilemez. Belki Büşra, belki koşmayı denemelisin. Bilinçli bir rüzgarsızlığa koşup sadece saçlarının savrulmasına izin vermen, bilinçsiz bir rüzgarın önüne atlayıp komple savrulmandan daha iyidir. Benim beynim hep bedava diyorum, inanmıyorsun. 

Nasıl becerdin bilmiyorum. Yani biz dört beş kişiydik Büşra. Sen vardın, ben vardım, oyuncakların vardı. Kendi kendimize yaşayıp giderken açıkçası çok bozdun. Öyle böyle değil. Gerçek birini sevmenin hissettirdiklerine kapıldın gittin. Aslında sen şanslıydın. Sen bizim ateş etrafında otururken masal anlatan dedemiz gibi bir şey bile olmuştun hatta. Çok yakında hissettiğin nefesin sıcaklığını anlatırken hepimiz tereyağı gibi erir giderdik. Sonra birden "BUGÜNE KADAR HİÇ ÖLMEMİŞ LAN." derdin, korkuyla sıçrardık yerimizden. Sonra "Korkmayın lan ibneler." der, derin bir iç çekerdin: "Bir kaç defa öldüğü olmuş."

O gittiğinde ki, giderler Büşra. O gittiğinde aylarca konuşamamanı biz anladık. Bizi siktir et, ben anladım. Ama yanına yaklaşamadım. Beni yadırgamazdın. Mal mal sorular sorup, her acıdan anlarmış gibi davransam bile tahammül ederdin bana ama, ben yapamadım. Çünkü sen öyle üzüldün ki Büşra, kendinden de kaçmaya başladın. Bir de benden kaç istemedim. Benden kaçarsan bana geri dönmezdin diye korktum sanırım. Bekledim. 

Geldiğinde kırıktın, hala kırıksın ama geçebilir. Hayatta tanıdığım en güçlü saç, senin saçın. Ben senin saçını tanıdım lan. Kim kimin saçını tanır? Ben tanıdım ama. Ben senin Yaşar Usta'ndım. Ben senin ciddi ciddi en yakınındım. Ve en yakının olmamın nedeni seni her şeyinle tanımam değil, sadece yakınında olmamdı. Bana bir el kadar uzaktasın Büşra. Ve birbirilerimizin kafasına milyonlarca kol uzaktayız. İşte işin burası güzel.

Git Büşra. Git saçlarını savur. Eğer bir düğüm çözülecekse, sigaraya başla. Sigara düğümleri çözemez dersen, sigarayı düğümlerin üzerinde söndür. O düğümler bunu hak ediyor. Hakediyor da olabilir, ama önemli olan biz, ve paşa gönüllerimiz.

Git. GİT. "


Artık kendimle konuşmaktan bir an önce vazgeçmem gerek.

Beklemek

Sen uzayın biftek gibi kokmadığına inanırken, ben, on altı yaşındaydım. On altı yaşında. Uzun sayılabilecek saçlarım, zayıf sayılamayacak bir Beatles sevgim vardı. Ellerim, ellerim büyümemişti. Seninse güzel boynun, güzel kokular bekliyordu. Dilinin ucundaki kelimeleri hala görür gibiyim: uzay, çay kaşığı, güneş, bilmem kaç binlerce ton. 

Sen "Aşka inanmıyorum, ve sanırım bir güç de yok" derken ben, yine, yine on altı yaşındaydım. On altı yaşında, aşka inanan bir kız. Saçları uzun ama. Uzun. Sadece bu. Aşka da değil aslında, sevme biçimlerine inanan bir kız. O hikayedeki kız ilk defa bendim. Ana karakter. Sen de ana karakterdin, lakin rolünü ellerinin üstüne yıktığın çok oluyordu. 

Sen dayak yediğim zaman benimle birlikte acı çekerken, ben dünyanın en mutlu insanıydım. Çünkü acı sevgili gitmiş dostum, acı adeta bir uhu. Acı seninle beni biz değil de, ben yapan tek şeydi. Kolumdaki morlar mesela, ilk defa başka elleri tanıdı. Başka parmaklar, başka parmaklar omuzlarımın en acıyan yerlerinde gezinirken, benim morluklarım mutluluktan çılgın atıyordu. O eller senindi, sevgili dostum. Hala senin. 

Sen gittiğinde ben birden büyüdüm. Tek gecede büyümeye inanır mısın? Biraz zordur. Ellerin mesela, eldivenlere sığmak istemez. Çünkü başka ellerin sıcaklığına inanmaya başlamıştır. Ya da atkı, atkı da sevmez. Aslında bakarsan, bir gecede büyüdükten sonra insan kışı zerre kadar sevmez. Ne kışı, ne de Wintertime Love'u. 

Sen aşka inanmadığını söylediğinde, savuracak saçlarım yoktu. Savurayım, savurayım ki hayatıma devam edeyim. Olmadı. 

Sen aşka inanmadığını söylediğinde, ben on yedi yaşındaydım. On yedi yaşında yapabildiğim tek şey ise, hala aşka inanmak, ve yaşlı teyzeler gibi pencerenin önünde oturup, senin de bir gün inanmanı beklemekti.

Bekliyorum.