space

space

bir daha içersem ne olsun...

dün sınıf arkadaşlarımla beraber pikniğe gitmem, yine sınıf arkadaşlarımla yaklaşık dört saat boyunca düşe düşe futbol oynamam, -DEFANSTA HARİKALAR YARATMAM...- sonra sahilde içmeye başlamam, sonra yurtta da içmeye devam etmem, yaklaşık dokuz defa yataktan düşmem sonucu sabaha kavuşabildim. sabah ayılabilmek için yaklaşık iki saat boyunca kafamı suyun altında tutunca, ister istemez tanrı halime üzülüp bana bir güç verdi. ben de o güçle, insanlığa lazım olan çok önemli bir şeyi yaptım; DUŞTA DİNLENECEK ŞARKILAR LİSTESİ. bence çok iyi oldu, çok da güzel oldu. 

-allah bismillah demeden bütün şarkıları listeye deptiğim için bence tadı daha bir güzel oldu. hayrını görün.-

ac/dc - back in black
the beatles - act naturally
mirkelam - asuman pansuman
the beatles - back in the u.s.s.r.
arctic monkeys - the bad thing
arctic monkeys - balaclava
the beatles - the ballad of john and yoko
mirkelam - bir fotoğraf çekinebilir miyiz?
blues brothers band - sweet home chicago
the rolling stones - brown sugar
arctic monkeys - choo choo
arctic monkeys - dancing shoes
beyonce ft. jay-z - deja vu
survivor - eye of the tiger
arctic monkeys - fake tales of san francisco
arctic monkeys - from the ritz to the rubble -dün gecenin şerefine ayrı bir seviyorum...-
jennifer lopez - get right
ac/dc - highway to hell
the rolling stones - (I can't get no) satisfaction
arctic monkeys -  when the sun goes down
the beatles - I saw her standing there
the beatles - I wanna be your man
the beatles - I'm down
led zeppelin - american woman
led zeppelin - good times bad times
led zeppelin - heartbreaker
led zeppelin -  whole lotta love
led zeppelin - the ocean
george baker selection - little green bag

stealers wheel - stuck in the middle with you

the black keys -  lonely boy
black eyed peas - let's get it started
arctic monkeys - mardy bum
the rolling stones - miss you
maroon 5 ft. christina aguilera - moves like jagger
the beatles - old brown shoe
sgcghchfh. şey. one direction - what makes you beautifuflfjlhlkdsffg.
blondie - one way or another
arctic monkeys - r u mine?
blues brothers band - rawhide
red hot chili peppers - give it away
red hot chili peppers - dani canifornia
styx - renegade
blues brothers band - everybody needs somebody to love
robbie williams - rudebox
the beatles - sgt. pepper's lonely hearts club band
blues brothers band and ray charles - shake a tail feather
joss stone - son of a preacher man  -aslı ne kadar güzelse, joss hali de o kadar efsane.-
gogol bordello - start wearing purple -gönül isterdi ki gogol panpalarla daha çok vakit geçirelim, lakin olmadı.-
franz ferdinand - take me out
arctic monkeys - wavin bye to the train or the bus
the beatles - twist and shout
bon jovi - wanted dead or alive
warrant - cherry pie
queen - we will rock you & we are the champions
fun. - some nights
fun. - one foot
athena - öpücük
boney m - daddy cool
boston - carry on my wayward son
chuck berry - you never can tell
the cure - friday I'm in love
depeche mode- master and servant
elvis presley - jailhouse rock
joan jett & the blackhearts - I love rock'n roll
james brown - please please please
joe tex - I gotcha
will smith - welcome to miami

sanırım bu kadardı. belki daha fazladır ama bilmiyorum. aslında şu an kafamı merak ediyorum. 

bu da BEN İYİYİM... temalı fotoğrafım olsun. 
hepinizi öpüyorum. 



hala bir otostopçunun galaksi rehberini okumadım ve hala bir veda cümlem yok.

buraya sıkıcı şeyler yazdığımı farkızladım. hep mutsuzluğumdan söz etmek biraz sinirimi bozdu, çünkü başlarken hiç böyle olacağını hayal etmemiştim. bu bloğu açarken sonunun böyle olacağını, bu şehre yerleşirken sonunun böyle olacağını, bu üniversiteye gelirken sonunun böyle olacağını; lakin aslında hiçbir şey daha sona ermemişti. her şey olduğu yerde duruyordu. son bile olduğu yerde durup, kendini başka sonlara koparıyordu. bu esnada benim yapacağım şey, yaşamaktı. bu bloğu açtıktan sonra mutlu şeyler yazmaktı, bu şehre alışıp mutlu olmaktı, bu üniversitede saçma sapan olaylar yaşayıp gülmekti. yani benim görevim kendini koparan sonlarım için, kendi mutluluklarımı koparmaktı. ama ben, ve her şeyi götünden anlayan halim.

mutlu olduğum günleri düşünmeye çalıştım. tam olarak öyle günler olmadı. beni mutlu eden şeyleri düşündüm. mesela akşam mazgalların üstünden yürümek. sokak ışığıyla mazgallar garip bir şeyler yapıyorlar. mazgalların üstünden yürüyüp, mazgalların içine bakınca, benden daha hızlı yürüyen ışıklar görüp, mutlu oluyorum. garip bir heyecan duyuyorum. merakla bekliyorum. bir diğer mazgal, benim için başka bir mutluluk demek. bunun dışında bir mutluluk hatırlamıyorum.

filmleri defalarca izlemeyi seviyorum mesela. tepkilerle uğraşıyorum. mimiklerle, ses tonlarıyla uğraşıyorum. ama bunu günlük hayatta yapamıyorum. çünkü olmuyor. çünkü gerçek hayattaki, gerçek hayattan ziyade, dokunabileceğim bir hayattaki mimikler, tepkiler, sesler, sigaralar, eller, yürüyüşler, gülümsemeler, kahkaha çeşitleri dikkatimi çekmiyor. -dikkat çekmek dendiğinde aklıma hep ÇEEEEK ÇEEEEK diyen amcalar geliyor. halatlar.- kendimi hangi amına koduğumun dünyasına hapsettiğimi bilmiyorum. ama sanırım ben uyumsuz bir insanım. ya da bugüne kadar uyumsuz olup olmadığımı anlayabileceğim hiçbir şey yapmadığım için, kendimi uyumsuz olduğuma inandırdım. ve bu saatten sonra uyumsuz olup olmadığımı anlayabileceğim bir şeye başlarken, uyumsuz olduğumu bilerek başlayacağım. son birkaç cümle beni çok yordu ve ne anlatmaya çalıştığım hakkında bir fikrim yok.

yani olmuyor. ben buraya mutsuzluğumu yazıp, sonra da siktirip gitmek istemiyorum. ben günlüğüme her şey yolunda taklidi yapmak istemiyorum. yazmaktan elim yorulunca, ama mutluyum ve iyi ki varsın, yazmak istemiyorum. sadece benim bildiğim şeylere taklit yapmak zorunda kalmak bana berbat hissettiriyor. ve ben berbat hissetmek istemiyorum. ben uzanmak istiyorum. öylece uzanıp bakmak.

netice olarak, daha önce de böyle bir yazı yazıp, gitmeye karar vermiştim. ama olmamıştı. şimdi de gelmemeye karar verdim. burayı seviyorum. buraya yazıp yazıp, aylar sonra okuyup ağzımı yüzümü yamultmayı seviyorum. buraya bakınca yaşadığımı anlıyorum ve bu beni biraz sakinleştiriyor. ama böyle olmaz. böyle olmasın. bir şeyleri düzeltinceye kadar gelmeyeceğim. güneşli günlerden korkmadığım zaman, yine her şey eski haline dönecek. yani umarım. yani nolur dönsün.

kendinize iyi bakın lan. I'LL WATCHİNG YOU!

eller aşağı, elleri aç, öne, arkaya

Dün bu vakitlerde çok garip bir olay gerçekleşti. Hayatımda ilk defa kavga ettim. Hayatımda ilk defa kavga ettim, ve hayatımda ilk defa birtakım lafları kol gibi sokmayı başardım. Bunun sonucunda oda arkadaşlarımdan biri beni siklemeyip odayı terk edince, yumruğumu tüm gücümle duvara geçirdim. Sonuç olarak elimde çatlak bir kemik ve birtakım sorular kaldı.

Çok garip değil mi lan? Yani ben, aslında bir türlü yola koyamadığım insan ilişkilerimi sorgulamayı uzun süre önce bırakıp, hayatıma devam ettim. Bir şeyler oldu, oldu ve oldu. On dokuz yıldır boynuma nasıl oldu da, ilişkinin içine sıçılır tabelası asmadım, merak ediyorum. Aslında merak ettiğim şey çok daha başka, ben akıl ve ruh sağlığımı nasıl korkuyorum? Ya da koruyor muyum? Aslında kolumu çatlatmış olmam tüm bu sorulara gayet açık bir cevap veriyor. Ama yine birkaç tane daha ne bileyim.

Şu andan itibaren düşünmeden yazıyorum. Oysa şeker gibi insanım. En hassas olduğum nokta, en sinir olduğum nokta, beni bir Mr. Blonde olmaya en çok yaklaştıran nokta; geçiştirilmek. Biri beni geçiştirdiği anda sanki ayakkabımın içinde bir ustura oluşuyor. Sanki. Çok sanki var lan. Sağ kolum ağrıyor. Kafam ağrıyor. Ben, ben uzak durmak istiyorum. Halı istiyorum, pencerenin önünde çiçek yetiştirmek istiyorum. Kafam sikilmesin istiyorum. Yorulmamak istiyorum. Dört haftadır yorulacak hiçbir şey yapmadım. Otobüse binip bir yere gitmedim. Arkadaşlarımla oturup bir bira içmedim. Denizin dibinde olmama rağmen denize bakmadım. Odadan çıkmadım. Uyudum. Uyumakla uyumamak arasındaki o evrede tıkıldım kaldım. Ki o evre ne kadar eğlenceli. Kafanın ister istemez şekerli olduğu dakikalar. O dakikalarda her şeyi yapabilirim. Uçabilirim. Tekme atabilirim. Sevişebilirim. Ama yok. Ama hayır. Ama ben yoruluyorum. Ama bunun adı büyümek, ama bunun adı deneyim. Ama bunun adı komşunun kızı iki yıl yurtta kaldı sen de kalmalısın. Ama bence bunun adı ben o bahsi geçen ağzına sıçtığımın komşu kızı değilim ve ayakkabımın içinde bir ustura hissediyorum.

Uykuyu arttırdım. Sigarayı arttırdım. Kolumu çatlattım. Ayakkabımın altında ustura hissediyorum. Bugünlük bir eve sığındım ve yarın eve dönüyorum. Sonra ne olacak? Oysa daha gencim. Oysa yarını düşünmekten yorulmak diye bir şey benim için olmamalı. Ne yapmamı bekliyoruz? Geçen gün çok yürüdüm ve sigara borcumu ödedim. Geçen gün neler yaptım. Geçen günün hiçbir şey yapmıyorken öyle yoruldum ki hala yorgunluğu üstümden atamadım. Yarın da yorgun olacağım. Uzun süre yorgun olacağım çünkü amına koyayım, çünkü bilmiyorum. Çünkü bacağımdaki morluk geçmiyor, çünkü hava çok güzel ama iğrenç bir bina bütün güneşi kapatıyor. Çünkü geçen gün Stand by your man muhabbeti geçti ve ben Blues Brothers bebeklerimin el hareketlerini yaptım. Çünkü kimse anlamadı. Ne yani? Bunun adı da mı komşunun kızı iki yıl dayandı.

Yoruldum. Olmuyor.

Little green bag

Merhaba bütün güzel kardeşler. Kaç gündür yataktan çıkmadığım için birkaç gündür insan görünce, garip tepkiler veriyorum. Antalya'ya sanırım bahar geldi, ve çok güzel lan. Ama ben insan görünce garip tepkiler verdiğim için, işler benim için zorlaşıyor. Yani zorlaşıyordu. Dün yürüyordum. Yürürken, ve açıkça biraz korkarken, birden bu şarkı çalmaya başladı. Şimdi odada durduğum her dakika için ağzıma kürekle vurmak istiyorum.

george baker selection/little green bag

                -Şu şerefsizleri nasıl sevdiğimi bilseydiniz, feleğiniz şaşardı.-

BAHARIN TADINI ÇIKARIN.

Daşşak geçen kuş.

Geçen yine çok uzun bir koridordan geçip, yangın merdivenine ulaşmıştım. Yine sigara içecektim. Yine kimsenin sevmediği bir sigarayı içecektim. Yine yağmur yağıyordu, ve yine daha önce hiç görmediğim kadar çok yağıyordu.

-Birkaç tane daha yineyle başlayan cümlecikler hayal edin.-

Sigaramı yakmış, ve demirlerin arkasından yağan yağmura öylece bakıyordum. Sonra, benden uzak sayılabilecek bir yerde oluşmuş göleti, ve göletin üstünde uçuşan küçük kuşları izlemeye başladım. Göletin içinde deli gibi çırpınan bir kuş gözüme çarptı. Kuş çırpınıyordu, ben ağzımda sigara, öylece kuşa bakıyordum. Koşup o kuşu, o göletten çıkarmam gerekiyordu; hissediyordum, ama o kadar çok demirlik vardı ki.

Ağzımda sigara, küçük bir kuşa bakıyordum, ve kuş çırpınıyordu. O sırada Paul kulaklarıma fısıldıyordu; Blackbird fly! En sonunda göletin içinde çırpınan küçük bir kuş için yapabileceğim en iyi şeyin Blackbird fly! diye bağırmak olduğuna kadar verdim. Fısıltılarım normal bir konuşma sesine, normal konuşma sesim ise, zamanla bir holiganın bağırmasına benzedi.

BLACKBİRD FLY!

En sonunda küçük kuş, onca çırpınmadan sonra, hiçbir bok olmamış gibi uçtu gitti. Adeta benimle dalga geçmişti. Yani bu durumda kanatları olan oydu, ve blackbird olan; bendim. Blackbird fly! diye bağıran oydu, ve çırpınan bendim. Ama netice olarak hiçbir bok olmamış gibi uçan oydu, ve demirlere tutunmuş, holigan gibi FLY! diye bağıran bendim. Netice olarak bir kuş benimle daşşak geçmişti, ve çok ağrıma gitmişti.

Çok sonra sigarayı attım, ve daha güzel bir sigara içebilmek için para biriktirmeye karar verdim. Ve koridor boyunca yavşak kuşun, benimle dalga geçmesine güldüm.

temsili the beatles/blackbird
geçen hafta cumartesi günü falcıda ne işim vardı, bilmiyordum. kadın bana, sormak istediğin bir şey var mı?, diye sormuştu. şey, demiştim, evet. 

-biri var otobüste gördüm hiç konuşmadık tanışmadık ama ben tanıştım yani ben onu tanıyorum şey yani o gelecek mi.-

bu çocuk, dedi. senden biraz uzun, geniş omuzlu, ve senden beyaz bir teni var değil mi?

evet ayrıca tüm bu özelliklerinden ziyade onun adı egemen bir şehir efsanesine göre -onunla zamanında aynı sınıfta olan bir arkadaşımın anlattığına göre- egemen cebinde makas taşır ve sıkıldığı zaman kağıtları keserek el ele tutuşan onlarca çocuk yapar kafasına bir soru takıldığı zaman birinin o sorunun cevabını anlatmasını ister ama o anda hiçbir şeyi dinlememeye başlar hep aynı hırkayı giyer paytak yürür tavşan gibi bakar elleri ah ne güzeldir evet evet evet evet egemen egemen egemen egemenegemenegemenegemenegemen

yirmi bir gün say, dedi. yirmi bir gün. gelecek. çok uzun sürecek. ama sen, sen değişken birisin. sen sürekli değişeceksin, bazen onun da değişmesini isteyeceksin. ama o, o çocuk, -egemenegemenegemenegemenegemenegemenegemenegemenismiçokgüzeldeğilmi?- yetmiş yaşına gelse bile değişmeyecek. 

yirmi bir gün sayıyorum. 

birikiüçdörtbeşaltıyedisekizdokuzononbironikionüçondörtonbeşonaltıonyedionsekizondokuzyirmi

YİRMİ BİR. 

üç defa, diyor, üç defa bir yerde oturup konuşacaksınız. ama yirmi bir gün sonunda o, -egemenegemendüşünelimdüşünelim.- sana bir teklifte bulunacak. 

***

kadına inanıyorum. çünkü inanmam için bana nedenler verdi. çünkü a-aa her şeyi bildi. a-aa bunu niye bilmesindi? sonuçta egemendi. egemen alnıma yazılmış bir şeydi. egemen avcumun içinde falan yazıyordu. kalbim egemen falan diye çarpıyordu. ayrıca kadın da diyordu canım. herkes diyordu. zamanında çingene teyze abe kızım bi oğlanı çok seversin gelecek senden özür dileyecek dememiş miydi? demişti tabi. ayrıca fala mı inanıyorsun? diyenlere ne bakıyordun. ne biliyorlardı? senin çaresizliğinden ne haberleri vardı? tam on bir aydır beklediğin bir erkeğin hiç sesini duymadığını, toplasan beş dakika bile görmediğini, ellerine hiç dokunamadığını, kim, nerden biliyordu? ne biliyorlardı? cevap yirmi bir gün bekle, cümlesi kadar netti. 
HİÇ, hiç bilmiyorlardı. 

ama sen duruyordun. sen bekliyordun, çünkü ayrıntılar vardı. allahın cezası, minik ayrıntılar. mesela sol eline taktığın yüzükler. birleşince help! olan yüzükler. neden hepsi altınken, e harfi gümüş. bunu düşündükçe utanıyorsun, ama ne var bunda canım? senin tutunabilecek başka anın mı var? cevap yine yirmibirgünbekle cümlesi kadar net. 

YOK. yok. 

o yüzden kendi kendime anılar kuruyorum. o yüzden kafamda egemen çayı iki şekerli içiyor, çünkü çayı şekersiz içerse masa ne kadar sessiz olur. kendi kendime kurduğum anıları bazen egemene de yansıtıyorum. mesela it gibi sarhoş olduğum zamanlarda egemene toplam yirmi dokuz adet mesajı beş dakika içerisinde atıyorum. kız arkadaşın varsa özür dilerim egemen ama bu onu ilgilendirmiyor diyorum. karanfillerden bahsediyorum. mesela başka it gibi sarhoş olmalarımda, arıyorum egemeni, sekiz saniye susuyoruz. egemeni otobüste gördüğüm güne geri dönüyoruz. meriçe el salladığım ana geliyoruz, meriç elimi görmüyor ama beni egemen görüyor. kafamda o garip şapka var ve gülüşüyoruz. gülüşüyoruzgülüşüyoruzgülüşüyoruzgülüşüyoruzgülüşüyoruzgülüşüyoruzgülüşüyoruzgülüşüyoruzgülüşüyoruzgülüşüyoruzgülüşüyoruzgülüşüyoruz


gülüşüyoruz. çünkü o ikimizin bir özneye sığdığı tek anı. sonra hep ben gözüme acayip gözlükler takıp egemeni takip ediyorum. çünkü sonra hep ben egemeni görmek için otobüslere erken biniyorum. çünkü hep ben varım. çünkü ben egemen için burdayım. çünkü hay amına koyayım, bu egemen kim? egemenegemendüşünelimdüşünelim. hala gidip egemenin kız arkadaşı varsa ondan özür dileyesim var. ama bilmeli. yani bu onunla alakalı bir mesele değil. şu an dediklerimden utanıyorum sanırım ama egemenegemenegemenegemen. egemen hiç geçmeyen bir şey. egemen yeni bulunan gezegenler gibi. egemen marla gibi. damağındaki küçük çizik, oynamasan geçer, ama oynamadan duramıyorsun. 

damağındaki küçük çizik, oynamasan geçer, ama oynamadan duramıyorsun.
damağındaki küçük çizik oynamasan geçer ama oynamadan duramıyorsun
damağındakiküçükçizikoynamasangeçeramaoynamadanduramıyorsun
 
*** 
damağımdaki küçük çizik. oynamasam geçer. ama duramıyorum. 
duramıyorum.



Bu sefer oldu gibi.

Zenit'e açtığım savaşı, bu sefer sanırım kazandım.























Filmleri yakmadığımız daha güneşli günlere.