space

space

Pirinç and Shout

Belki de bir gece öncesinden çılgın sınav maceramı anlatmalıyım çocuklar. 

*1 gün öncesi*

Kalktım. Banyo yaptım. Kahvaltı yapmadan efendi gibi annemin elini öptüm, "Ana!" dedim, "Hakkını helal edesen!". Annem "Büşra evinsiz evinsiz konuşma, adam gibi sınavına gir." diyerek beni uğurladı. Abimle evden çıktık. Abim yirmi üç yaşındaydı, ama okulu bırakmıştı. O da sınava girecekti. Gibi. 

Babam kapının önünden bizi almaya gelmişti. Arabaya bindiğimizde babam "PAŞAM GELMİŞ :'))" diye bağırdı. Bu hikayedeki paşa elbette ben değildim. Ama olsundu, zaten aşklar hep böyleydi. İlk önce abimin sınava gireceği yere gittik. Bir ilkokuldu. Sıralar öylesine minicik, öylesine maviydi ki. Sonra benim okuluma gittik çocuklar. Meslek lisesinde giriyordum, ve büyük ihtimalle öğrenciler can sıkıntısından sıraları delik deşik etmişti. Zamanında oturduğum sıraya attırmış bile olabilirlerdi. Ama ben, soğuk kanlılığımı korudum. 

Babam bizi eve bıraktı. Eve geldim. Kahvaltı niyetine, Big King yiyerek ergenliğimi konuşturdum. Bu güzel aktivite, evde Çekirge şarkısıyla çılgınlar gibi dans etmemle sonlandı. Sonra babaanneme çıktım. Bu kısımlar benim için gerçekten acı doluydu çocuklar. Zira babaannem benden, "bu" diye bahsetmişti. Abime kahve içmemesi için yalvarırlarken kahvemi yudumlamama kesinlikle laf etmediler. Gibi. BENDEN BU DİYE BAHSETTİLER LA. 

Neyse. Yattım. Dokuz buçukta yatmıştım, ve allahıma kitabıma, DOKUZ BUÇUĞU BEŞ GEÇE ÖKÜZ GİBİ UYUYORDUM ARKADAŞLAR. BU NE BİÇİM SINAV STRESİYDİ BÖYLE?!


*Sınav Günü*

Altı buçukta uyandım. Güneş yatağıma güzel güzel yansıyordu. Karşımda bir Jimmy Morrison ve sigara içen Mia Wallace vardı. Onlarla biraz muhabbet ettim. Yıllar sonra tekrar günlük tutmaya karar verdim ve yaklaşık iki sayfa kadar yazdım. Sabah olmuştu. Abimi dürttüm. Kahvaltı yaptık. Babaannem pirinç verdi.Çikolatamı, suyumu ve pirincimi alıp gittim. 

Sınav yerine geldiğimizde, babam çikolatamı yedi. Suyumdan içtim. Babama pirinç uzattım. "Ye" dedim, "işlerin açılır.". "Yok kızım sağol :'))" dedi. Sınava girdim. Öğrencilere okunmuş çikolata dağıttım. Sınav boyunca sıraya attırdıklarını düşündüm. Garip bir histi. Sınavdan çıktım. Çıkışta herkes "Nasıldı sınav, nasıldı nasıldı?" diye sordu. Sessizce "Alemin tek derdi ben olmuşum, demek ki zamanında iyi koymuşum." dedim. 

Tam o sırada Sgt. Pepper's Lonely Hearts Club Band çalıyordu. Ne şanslı piçtim ben öyle.

Çağan Irmak'ı hiç sevmem ama;

Yarın şu saatlerde kafam fena halde rahatlamış olacak. Bir şeyler yazasım geliyor ama üşeniyorum. Sizden tek isteğim, İstanbul'a geldiğimde beni çimensiz, denizsiz bırakmayın. Arctic Monkeys'i kaldığım yere falan getirin. Alex Turner'ın aklına girin, saçları biraz daha uzatsın; güllü gömlek giymesin. Temmuz ayında bana kestaneci bulun. Süt mısırı yedirin. Balık tutup sonra denize geri atın. Afiş çalın. Yuvarlanmama izin verin. Kitap koklayabileceğim dükkanların önüne bırakın. Elektrik direklerine sarılmama izin verin. On yedi saat uyursam aldırmayın. Aksan kursuna yollayın. Aksan kursu yoksa açıverin canım, elinize mi yapışır? Bulaşık yıkatmayın, çamaşır yıkatmayın, toz aldırmayın, bim'e uzun bir süre sokmayın. Gibi. Zor bir insan değilim.

OLM BANA ŞANS DİLEYİN LA :((

Başlık yazmaya üşendim deyince -diyince sanki daha kibar- ne diyeceğimi unuttum.

Uzun zaman geçti. Hatta, "I've been holding out so long, I've been sleeping all alone." gibi. Koca koca aylar. Adeta karpuz büyüklüğünde aylar. Her ne kadar yeşil ve çizgili olmasa da, koca koca aylar işte. Hem sabaha karşı içleri de pembe gibi oluyordu. 

Uzun zaman boyunca ne yaptığımı bilmiyorum. Uyku problemlerimi yendim, bedeli daha çok, daha çok uyku oldu. Güneşi özledim. Soğuk bir kış geçirmiştim, ve öylesine hissizdim ki, wintertime love bile fayda etmiyordu. Güneşi özledim, demiştim. Odam güneş alıyordu, ama bulutlar. Bulutların kılıflarını, bu kış yıkamayı unutmuş olmalılar.

Kafamı accayip gereksiz kelimelerin içine soktum. Aylarca matematik çalışmadım. Aslında çalışmıştım, keys to your love'u dinlerken permütasyon falan da diyordum canım, o kadar ölmemiştim. Keşke aynı şarkıyı dinlerken azıcık kelimeleri yaya yaya söylemeyi öğrenseydim. Ama, neyse. Annemin her kavgada söylediği gibi, önümde kocaman bir hayat var. 

Sorularla uğraşmadım. Kendi sorularımla uğraşıyor gibi gözüktüm, sebebi sadece bir bahaneye ihtiyacımın olmasıydı. Bir bahanem vardı, ama bahaneme de bahane buldum. İşin işinden çıkamadım. Zor zamanlar geçirdim. 

Ben ne yaptığımı bilmiyorum çocuklar. En azından saçlarım uzadı.

Bana iyi akşam yürüyüşleri.

FENA SIKILDIM ÇOCUKLAR

  • İyyakşamlar canlarım. Paralel dünyalardaki bütün canlarım toplanıp, bir sıkıldı ki sormayın. Bunda sınava yaklaşık iki hafta kalmasının, aylardan beri çilekeş yazılarla ulannegulduk adının içine sıçmamın, ve annemin beni evde yapayalnız bırakıp sinemaya gitmesinin payı da büyük. 
  •   Geçen süre içinde önemli şeyler yapmadım değil. Mesela, mezuniyet fotoğrafı çekildim çocuklar. Gerçekten sikimsonik bir olaydı;


  • Behzat Ç.'yi bir gece izlemeyi bıraktım ve hala izlemiyorum. Neden böyle oldu bilmiyorum. Sanırım Harun kilo verince soğudum. Harun'un göbeğini geri istiyorum. Kurduğum dört cümlenin sonu da m harfiyle bitti. ALLAHIM ŞANSA BAK :'))

  •  Lan şaka maka anlatacak bir şeyim yok sanırım. Yani aslında var da, anlatasım gelmiyor. Misal okulda yanlışlıkla can sıkıntısından düşmem, sınıf arkadaşlarımın camdan atlaması, arkadaşlarımı müdürün görmesi ve odasına çağırması, sonra müdürün -biraz daha sabredersek cümleyi bitireceğim.- OĞLUM YA DAŞŞAKLARINIZ PATLASAYDI NE OLACAKTI demesi. Ben neden hala liseliyim, anlamıyorum.

    Çocuklar, ben çok sıkılıyorum. Bakın, NOLUR, bana yazın. Kitap önerin, şarkı dinletin, hadi abam kalk film izle deyin. Lan anlatamıyorum. En sevdiğim şarkı bas bas paraları leylaya. KURTARIN BENİ LA.

      Not: En son can sıkıntısından omegle'de takılırken yaklaşık otuz insana mezuniyet fotoğrafımı gösterdim. Yirmi kişilik bir kısım zaten mastürbasyon yapmakla meşguldü, geri kalan allahsız arkadaşlarım -arkadaşlarım?- ise sayfayı yüzüme kapatarak beni boynum bükük bıraktılar. Ama en azından o geceyi Sırplı bir çocukla konuşarak geçirdim. Çocuğun tek anlattığı Trazbonspor'da oynayan arkadaşıydı. Trabzon dedirtmeye çalışırken çocuğun adını yaklaşık dört saat boyunca Pater olarak yazdığımı fark ederek kendimi çelişki havuzlarına atıatıverdim. Canım sağ olsun. 

Bir bahar gününü daha ziyan ederken, yüzüm hiç gülmüyordu çocuklar.

Güneşli, güzel bahar günleri her zaman iyi geçmez.

Mesela, uzun zaman geçmiş. Ben beynimi oyalıyorum. Gözlerin, gözlerimin orijin noktası dışında her yeri görüyor; aldırmıyorum. Birikiyor, diyorum. Güneşli, güzel bahar günlerinden birinde, bir ıhlamur ağacının altında bana anlatacağın şeyler birikiyor. Sırf bunun için diyorum, sırf bunun için bir güneşli, güzel bahar günü ziyan olsun.

Yanında oturan birkaç bin güzel saç teli, sana hiçbir şekilde sevmeyeceğin şarkılar söylerken, uzakta oturuyorum. Gözüme güneş giriyor. Güneşten kaçıyorum. Kızın güzel elleri uzağımda, yakınında. Kızın ellerine güneş vurmuyor, gözlerine güneş vurmuyor. Sen ona bakıyorsun, güneş bana bakıyor. Mezuniyetinde kimsenin dansa kaldırmadığı, sadece kalın gözlükleri olan oğlan çocuğunun dans etmek istediği kız gibiyim. Sen, güneşi nasıl da severdin.

Başını yavaşça omzuna koyuyor, başım yavaşça düşüyor. Şşştt, diyorum, seninle ne konuşmuştuk küçük hanım? Kafam yerine oturuyor, ama kaldıramıyor. Ben malımı bilmez miyim diyorum. -Mal şüphesiz ki her anlamda kullanıldı.- Kafamı yavaşça cama dayıyorum. Gözlerim cama yansıyor. Gözlerimin orijin noktasını görüyorum. Ne yazık, ne kadar zaman geçti; sana anlatacak hiçbir şeyim yok. Bir iç çekiyorum, bir iç çekiştiremiyorum. Ne yapayım, istesem de olmuyor.

İniyorsun. Elinde çanta, güzel kızın çantası. Yüzüne vurmayan güneş kalmıyor. Yüzünde hep aynı ifade. Bakıyorum. Camdan bakıyorum. Birden kendi yansımamı yanında görüyorum. Ne kadar da yakışmıyoruz, ne kadar da anlatacak bir şeylerim yok.

Susuyorum. Gözlerim kapanıyor, dudaklarım time is on my side kusuyor, omzumu okşuyorum.

Başlık

“Turgut’un bilmediği arkadaşları da Selim’e aynı şekilde davranırdı. Selim, Esat’ın arkadaşlarını tanımaz; Esat, Selim’in arkadaşlarını istese de tanıyamaz. Casus gibi, kimseyi kimseye tanıtmaz. Selim’e öyle gelirdi ki bir gün bu insanlar bir araya gelecekler; önce karşılıklı bakışıp susacaklar. Konuşacak söz bulamayacaklar. Sonra Selim’i suçlayacaklar ve dolayısıyla birbirilerini. Bu adamla nasıl arkadaşlık ettin? Bu adamla mı dostluk kurdun? Bahsetmediğin değerli arkadaşın bu muydu? Bu aptala gitmek için mi o gün bize gelmedin? Sonunda birbirilerini hoşgörseler de beni affetmezler, derdi fakir Selim. Sonunda herkes beni suçlayacak bir sebep bulur. Ne istiyorlardı senden Selim? Belki sen çok şey istiyordun onlardan. Verdiğinin hiç olmazsa küçük bir parçası kadar bir şeyler istiyordun. Sonunda kaçıyorlardı. Hayır, sen kaçıyordun. Hayır kaçmıyordun: insana ihtiyacın vardı. İnsanı arıyordun canım kardeşim. Bunda utanacak ne vardı?”

Ne hırkaymış la öyle

Gözlerimi kapattığımda koca bir sahnedeydim. Üstümde annemin ördüğü kocaman ve kıpkırmızı hırka ile güvende hissediyordum. Banyo lifinden başka hiçbir şey öremeyen annemin bana kocaman ve kıpkırmızı bir hırka örmesi ise, kafamda deli sorular falandı. 

Üzerimde kocaman ve kıpkırmızı bir hırka vardı; ve aklım yerinde değildi. Belki aklım çılgınlar gibi seyircilerin üzerine atlamıştı. Tıpkı Deja-vu konserlerinde Korn ile misket havasını karıştırınca dayanamayıp sahneye atlayan Cenk gibi. Deja-vu'yu çok sevdiğimi söylemiş miydim? Neyse, konu bu değil. 

Elimde dibinde birazcık viski kalmış bir şişeyle etrafa bakıyordum. Sonuçta kocaman ve kıpkırmızı bir hırkam vardı. Sonra ince bir gitar sesi duydum. Büyük ihtimalle Gimme Shelter. Bütün sahnede çılgınlar gibi Mick Jagger'ı aradım; ama yoktu. Sanırım hayat kocaman ve kıpkırmızı hırkayı bana vererek yeterince fedakarlık yapmıştı. 

İnce gitar sesi diye bir şey var. İnsanı gerçekten paniğe sürüklüyor. Ve ince gitar sesi o kadar güzel ki. Yani, kocaman ve kıpkırmızı bir hırkan olsa bile, o sesi mahvedebilirsin. Netice olarak ses çok güzeldi, ve Mick Jagger'ın geleceği yoktu. Mikrofondan uzak bir yere öksürdüm. Mikrofona öksüremezdim, sonuçta ince bir gitar, sonuçta Gimme Shelter. Mikrofona öksürürsem tanrı olmaktan çıkardım. Hem de hırkam olmasına rağmen. 

İçimden neden bir şeyler koptu, bilmiyordum. Bu başta beni çok tedirgin etti. Sonra, sonra üstümdeki hırkaya güvendim. Sonuçta kocaman ve kıpkırmızıydı. Garip bir histi. Anlatabilmem mümkün değil. Keşke kocaman ve kıpkırmızı bir hırkanız olsaydı da anlasaydınız. Ama keşkeler keşke işte. Keşke keşke keşke olmasaydı. KEŞKEK. 

Şarkı bitti. İnsanların hepsine bakabilmeyi başardım. İçlerinde Mick Jagger yoktu. Üzüldüm. Viskiyi bitirdim, hırkama sarıldım ve sahneden indim. Arkamdan, yeni bir ince gitar sesi geliyordu, ve Mick Jagger hala ortada yoktu. 

Uyandım, siyah ve ince hırkamı alıp, gittim. 
Çünkü Mick Jagger hala ortalıkta yoktu.