They knew the time would come, and time would be cruel.

space

space

Günaydınmak

Uyandığım zaman güneş gerçek anlamıyla gözlerime akıyor. Üstünde yattığım yorganı, güzel kokan bir boyunmuş gibi öpüyorum. Saçlarımı yastığın üstüne yayıyorum. Babamın kurduğu alarmın seslerini duyuyorum sonra. Babamın homurdanmalarını da.

Babam kalkıyor. Yıllardan beri bu evde yaşamadığımı düşünüyorum. Belki, belki babamın uyurken izlemek istediği bir kıza ihtiyacı vardır. Uyur gibi yapıyorum. Dudaklarımı da hafifçe kıvırmayı unutmadan. Her sabah babamın, odamın önünde tam bir saniye duraladığını hissediyorum. Sonra banyoya giriyor. Gözlerimi açıyorum, gözlerimle güneşin arasına girmek ayıp olur. 

Babam kıyafetlerini giyiyor, üzümünü ve şeftalisini yiyor. Kapıyı yavaşça açıyor. Yavaşça gidiyor. Hemen ayaklanıyorum. Babama bu evde yaşayacağımı söylediğim zaman hemen alışveriş yapmış, ve bana paket paket kraker almıştı. Mutfağa gidiyorum. Mutfaktaki fırın kapağı ayna görevi görüyor, her onun önünden geçtiğimde ayaklarımı izliyorum. Aklıma Quentin Tarantino geliyor, gülümsüyorum. Ben bir Quentin Tarantino olsaydım, uzun ve güzel boyunlara olan derin sevgimle anılırdım. Sürgülü dolaptan krakeri çıkarırken "Bunun bir önemi yok." diyorum kendime. Ama gülümsekten vazgeçmiyorum. 

Babamın çift kişilik yatağına yatıyorum. Odada üç tane kocaman aynanın olması beni, sadece o odada sinir etmiyor. Aynalara bakıyorum. Gördüğüm yüzden mutluyum. Mimiklerimden, ayaklarımdan, ojelerini kemirdiğim ellerimden. Dışarıdaki güneşten, kahırlı kahırsız anılarımdan bile mutluyum. 

Hiç bu kadar sakin olmamıştım.
Gönderen Büşra Uyaroğlu. zaman: 9/16/2011 2 yorum:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

Çok güzel anılar

Tanrı'nın yatağımın üstündeki tavan olduğunu söylememe rağmen oruç tuttuğum günlerden biriydi. Duygu, Ferhat ve ben lunaparka doğru yol alıyorduk. Hemen aklımızı çelen rangera binmeden önce son cümlelerim şuydu;
"Gençler, Radiohead güzeldir, Thom Yorke çok, çok güzeldir ama, o Thom Yorke dansı nedir allaseniz?"
Duygu: "YOO. Bence gayet güzel bir danstı, ben çok da beğendim."
Sonra lanet olası rangerdan indiğimizde Duygu'nun ilk hareketleri şuydu;
" Bak hatta şöyle bir şeyler yapmıştı." (Bu harekette ayaklarımız yere paralel. Dizlerimizi hafifçe kırıp kendimizi geriye veriyor, ve sol elimizi kendi kendine sallanmaya bırakırken, sağ elimizi ne yaptığımızı unuttum. Bu konuyu daha sonra tekrar açacağım.)
Ferhat'ın ise ilk isyanı şuydu;
"DUYGU SEN NE YAPIYORSUN ALLAH AŞKINA!!!11!BİR"

***

Ferhat'ın bir ay boyunca Duygu ve benden tek istediği Değmesin Ellerimiz'i bir kere olsun dinlememizdi. Tabiki de dinlemedik, ve Ferhat'ı kalbi kırık bir şekilde Adana'ya yolladık. AMA BİR GÜN O ŞARKI BİZİ BULDU ÇOCUKLAR. BUNA FERHAT'IN GAZABI ADINI VERDİK. Neyse. Aylar sonra bu şarkıyı yanlışıkla dinlediğimde Ferhat'a mesaj attım.

Ben: "BUGÜN İLK DEFA DEĞMESİN ELLERİMİZ'İ DİNLEDİM."
Ferhat: "Merakla yorumunu bekliyorum şu an. Dolandı mı ağzına? Değmesin ellerimiz diyor musun durup dururken?"
Ben: "Diyorum da, aklımda niye değmesin ellerimiz'den başka bir bölüm gelmiyor onu merak ediyorum."
Ferhat: " O bir sonraki aşama çünkü Büşra, önce değmesin ellerimiz diyeceksin sonra bunu söyledikçe sonrasını öğrenme isteği doğacak içinde. Değmesin ellerimiz bir felsefe, bir inanıştır Büşra. Unutma, unutturma..."

***
Keşke Duygu'nun o muhteşem Şakirt taklidinin videosu elimizde olsaydı....

***  
Ben: Niye mutsuzum bilmiyorum. Hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyorum.
Duygu: Dinlenecek hiçbir şey yok lan. Hiçbir şey. Mutluluk bile acı veriyor çünkü sonu var bili... NE DİYORUM LAN BEN.

***
Birkaç fotoğraf koymazsam eğer, komşulara karşı çok ayıp ederim. Ve etmeyi düşünüyorum da. Onun yerine; Duygu'nun tumblr'ı  sizi tatmin edecektir. Fotoğraflar için azıcık aşağılara gitmeniz yeterli.

***
Bu anılar asla anlatmak istediğimi anlatamayacak. Bu iki genç benim hayatımın ilk elle tutulup gözle görülen elit çevresiydi. İnanın çocuklar, hayatım boyunca kimseyle oturup dexter üzerine konuşamadım. Hiç insanların bana muhteşem şarkılar önerdiklerini işitmedim. Hiç göbeğe yatıp film izleme olayının insanı çok ama çok mutlu edebileceğini fark etmedim. Ta ki, onlar hayatıma girinceye kadar.

Şimdi biricik Ferhat'ımız Odtü'lü oldu. Duygu hala yanımda. Onu da kolumun altına alıp, çok kısa süre içerisinde bu diyarlardan gideceğim. Ama kader bizi ayıracak. Kader bizi Ankara'da kar yağarken karşılaştıracak. Duygu'yla Ferhat ben soğuktan ağlayınca bana acıyıp yanıma gelecekler. Sonra birbirimizi fark edeceğiz. SICAK ÇİKOLATA İÇECEĞİMİZİ SANIYORSUNUZ AMA FERHAT LAHMACUN YİYECEK, BİZ İSE TAVUK YİYECEĞİZ. İşin tek duygusal yanıysa kulaklarımızda bu şarkının  çalacak olması.

Ps: Ferhat değmesin ellerimiz'i dinleyebilir ama delikanlı bir insan.
Gönderen Büşra Uyaroğlu. zaman: 9/12/2011 3 yorum:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

İstemsiz.

En üzüldüğüm, artık en sevdiğim otobüse binememek oldu.

Birgün bir arkadaşım ben Ankara'dan gidince şöyle demişti. "Sen mesela. Beni hayal edemiyorsun. Sokakların başında, oturduğun masanın karşısında, merdivenlerin başında. Beni hissedemiyorsun. Ama ben seni hissediyorum. Beraber yürüdüğümüz sokakları. Ne kadar mantıksız." 
İstemeden yaptığım şeyleri isteyerek yapmak zorunda kalmama rağmen, hala terk edilen benim. Asıl bu mantıksız.

Evimi özlemiyorum. Sadece, sadece hatıralarımı özlüyorum. İlk Beatles dinlediğimde üstüne çıkıp zıpladığım koltuğu, ağlayarak dinlediğim ilk Pink Floyd'u, korkudan açamadığım King Crimson'ı. Her şeyimi istemeden o evde bıraktım. Annem, onları da bir çöp poşetine koyamadı. O evde binlerce ben vardı, bir tanesini alıp gitmek zorunda kaldım. 

Giderken alabildiğim şeylerin başında afişlerim vardı. Karşımda bir Jim Morrison posteri, ve kafamın üstünde bir tavan olmadan uyuyamıyorum. Onlar benim tanrıya açılan kapılarım. Kapılarımdı. Bu evde hiçbir şey hissedemiyorum. İnsan ne yaparsa yapsın, kendi kendisine bakınca sıkılıyor. Yeni benler yaratamayacak kadar üşengeç olmamsa pek yardımcı olmuyor. 

Çocukluğumu, ve çocukluğunu geri istiyorum.
Gönderen Büşra Uyaroğlu. zaman: 9/07/2011 3 yorum:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

*Islık sesleri*


Evini terk eden herkese. Çay suyu da koydum.
Gönderen Büşra Uyaroğlu. zaman: 9/03/2011 2 yorum:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

Bazen

Buzdolabının sesine benziyorsun. 

Bazen oturuyorum. Bazen elimde sıcak bir bardak oluyor. Bardağın içinde tamamen demden oluşan çay. Çay sert oluyor, düşünceler de diken gibi. Bazen biri, diğerinin eksisini alıp, götürüyor. Bazen ikisi de eksisiyle üstüme geliyor. Üstümden kaçamıyorum. Üstümde debelenirken, birden buzdolabından bir ses geliyor. Eksilerin, çayın, kafası ve kafam hemen buzdolabına gidiyor. Kafalarımız sonra buzdolabıyla muhabbete giriyor, ve ben çayımı içmeye devam ediyorum.

Ama "Hadi, iç de çay koyayım." diyen bir insanın yokluğu, her zaman yanımda.

Bazen, uyumaya üşenmiyorum. Pijamalarımı üstüme geçirip, yatıyorum. Birazdan bütün gün kaçıp durduğum anılar mimiklerime geçecek, ve geçirecek; bunun da farkındayım. Ayak parmaklarımı sıkacağım, gözlerimi duş suyu kıvamına getireceğim, kafamda bir şeyler çalıp hiç sevmediğim şaraptan içeceğim. Ben bu organize çöküşe hazırlanırken, birden buzdolabının sesini duyuyorum. Sonra uykum geliyor. 

Buzdolabı beni hep kurtarıyor. Annem gibi demek isterdim, ama anneme göre fazla sıcak. Babama göreyse fit. Sana göreyse, en azından beş yıldır yerinde duruyor. 

Buzdolabı falan değilsin. Ama olsan, çay koyabilirdim.
Gönderen Büşra Uyaroğlu. zaman: 8/31/2011 2 yorum:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş
Odanın göremediğim bir yerinde oturduğunu varsayıyorum. Düşünsene. Ne kadar zor.

Gönderen Büşra Uyaroğlu. zaman: 8/24/2011 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

Konuşmam gerekiyor, Kadıköy'de değilim, stop.

Belki bunun eşliğinde. 

Karşımda oturduğunu hayal etmek, biraz zor. Ve biraz da cesaret istiyor. Karşımda otururken konuştuğumu hayal etmemse, zaten. Boşver. Zira kelimeleri ağzımdan çıkarmakta pek usta değilim. Onun yerine kelimeleri yutup, sonra da taşlar yutuyorum. Taşlar kelimeleri parmaklarıma itiyor; ben de yazıyorum. 

İnsanları koşulsuz olarak tek bir dönemde severim. O da, yürümeyi yeni öğrendikleri, fakat konuşamadıkları dönemdir. Popolarının üstüne düşer, ve ufacık bir odada kendilerine kocaman bir dünya yaratırlar. Sonra yavaş yavaş konuşmayı öğrenirler. İnsanlara karşı dürüst olmayı. Ve sorular sormayı. O zaman çocuklardan kaçarım. Konuşmak konusunda iyi değilim demiştim. O zamanlar yazamadığım için de, vasat bir insandım. 

Ama ben de bu dönemden geçtim işte. Ve sanırım seninle tanıştığım zaman bu dönemdeydim. Çünkü yanındayken, pek susmak istemiyordum. Gitmesen, biraz daha kalsan; sana bulutların tam olarak neden oluştuğunu bile sorardım. Gittin, bulutlar içimde kaldı. Bulutlar içimde kalınca haliyle birbirine çarptı. Büyük şimşekler falan çarptı. Ve ben naylon yağmurluğumla, dört duvarın arasında, şimşeklerimden kaçmak için bütün gücümle koştum.

Kaçamadım. Sadece etraf zarar gördü. Bende zarar yoktu, ama ya bana zarar gelseydi diye diye beynimi yedim. Bu nasıl bir his biliyor musun. Acı biber doğrarken dudaklarını kaşıyorsun. Ama dudakların yanmıyor. "Ohh iyi ki gözlerimi kaşımadım." diyorsun, ama bunu derken gözlerini çoktan kaşımışsın. Gözlerin yanıyor. Yine evin içinde koşturuyorsun, fayda etmiyor. 

En çok gözlerimi acıtan neydi biliyor musun? Bir dostu kaybetmek. Ben bir kolu, öpemediğim ve çok sevdiğim bir boynu, tırnakları yenmiş bir çift eli, dünyanın en parlak ve aromalı kahvesiyle dolu bir çift gözünü kaybetmedim. Ben bir dostu kaybettim. Nefes aldığım zaman için bile üzülüyordum. Tanrı sen yanımdayken, bana istediğim bir şeyi gerçekleştireceğini söyleseydi, senin yanında nefes alırken konuşmaya da devam edebilmeyi isterdim. Tanrı sormadı, sen de gittin zaten. 

Halbuki ben sana demek isterdim ki; "Yardımın gerekiyor kadıköy'deyim stop." Kadıköy'de değildim, telefonda konuşmaktan hoşlanmazdım. Ama bunu çok istemiştim anlıyor musun? Bu hala içimde sönmek bilmeyen astronomi ve uzay bilimleri okuma isteği gibiydi. 

Meyve suyumu bitirdim. Ama söylemek istediklerim bitmiyor. Sen git; ben biraz daha tırnaklarımı yemeye çalışıp, gideceğim.
Gönderen Büşra Uyaroğlu. zaman: 8/22/2011 2 yorum:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş
Daha Yeni Kayıtlar Önceki Kayıtlar Ana Sayfa
Kaydol: Kayıtlar (Atom)

yangına ilk atılması gereken şeyler

  • ▼  2014 (20)
    • ▼  Kasım (1)
    • ►  Ağustos (6)
    • ►  Temmuz (4)
    • ►  Haziran (1)
    • ►  Mayıs (3)
    • ►  Nisan (1)
    • ►  Mart (1)
    • ►  Şubat (1)
    • ►  Ocak (2)
  • ►  2013 (27)
    • ►  Aralık (2)
    • ►  Kasım (2)
    • ►  Ekim (2)
    • ►  Eylül (2)
    • ►  Ağustos (4)
    • ►  Temmuz (3)
    • ►  Haziran (2)
    • ►  Mayıs (1)
    • ►  Nisan (1)
    • ►  Mart (2)
    • ►  Şubat (3)
    • ►  Ocak (3)
  • ►  2012 (36)
    • ►  Aralık (3)
    • ►  Kasım (1)
    • ►  Ekim (3)
    • ►  Eylül (3)
    • ►  Ağustos (4)
    • ►  Temmuz (6)
    • ►  Haziran (1)
    • ►  Mayıs (1)
    • ►  Nisan (4)
    • ►  Mart (5)
    • ►  Şubat (2)
    • ►  Ocak (3)
  • ►  2011 (56)
    • ►  Kasım (3)
    • ►  Ekim (4)
    • ►  Eylül (5)
    • ►  Ağustos (5)
    • ►  Temmuz (5)
    • ►  Haziran (5)
    • ►  Mayıs (6)
    • ►  Nisan (7)
    • ►  Mart (6)
    • ►  Şubat (7)
    • ►  Ocak (3)
  • ►  2010 (22)
    • ►  Aralık (8)
    • ►  Kasım (5)
    • ►  Ekim (8)
    • ►  Eylül (1)

Sayfalar

  • Ana Sayfa

şapşikler

Suratsız

Fotoğrafım
Büşra Uyaroğlu.
20 yıldır itinayla susmak bilmiyorum.
Profilimin tamamını görüntüle
Soyut teması. Blogger tarafından desteklenmektedir.