sana hiç bahsetmemiştim ama, muhakkak duymuşsundur: evliliğimizin dördüncü yılında nazlı, evi terk etmişti. nasıl derler, bir başkasına kaçmıştı. acıklı bir durumdu. ne yapacağımı bilmeden odalarda dolaşıp durdum. karımın resimlerine baktım. bir şeyler yapmak, birilerine gitmek, ne bileyim dert yanmak, ondan şikayet etmek, bana yapılan bu haksızlığı ortaya koyup sızlanmak istemeliydim. en azından, herkesin yaptığını yapmak gelmeliydi içimden. belki de bütün bunları istiyordum, harekete geçemiyordum. üstüm başım dağınık, sokaklarda sürükleniyordum. söze nereden başlanacağını bilemiyordum herhalde: durup dururken birine giderek söze başlayamazdım ya. fakat biri benimle konuşmağa başlayınca da, söz dönüp dolaşıp buraya gelecek diye korkuyla iç geçiriyordum; göğsüme bu mesele saplanıyordu. işten erken kaçıyor, meyhanelerde oturuyordum öğleden sonraları. bir gün, tren istasyonunun yanındaki bir lokantaya girdim; kendimi hamallı yük arabalı yabancı bir çevrede bulmuştum birdenbire ve civarda başka bir meyhane yoktu. lokantanın bahçesinde, trenlere yakın bir yere oturdum. erken bir saat olmasına rağmen masalar kalabalıktı. bir şişe rakı söyledim. (kimseye bakacak halim yoktu.) sabahtan beri bir şey yememiştim: biraz meze getirttim. ilk kadehleri hızla içtim, başım döndü. sonra, çevreme baktım: konuşuluyordu, hiç bir şey yenmiyordu, sadece kahve çay gibi şeyler içiliyordu. birileri bekleniyordu. tren yoluna bakılıyordu. içmeye devam ettim. çevremdeki gürültü artıyordu; heyecanlanılıyordu. masalardaki çaylar bile içilmiyordu. bütün gözler demiryoluna çevrilmişti. içki, yavaş yavaş gerginliğimi yumuşattığı için, çevremdeki insanları görmeğe, sesleri duymağa başladım. dış ülkelerden gelecek bir tren bekleniyordu. herkes birbirine gülümsüyordu, bir yakınlık havası sarıyordu ortalığı. ben de gülümsedim (biraz da içkiden). sonra, onlarla birlikte heyecanlanmağa başladım. bilhassa tren yoluna bakınca insanın heyecanı artıyordu.sanki benim de bir yakınım, bir dostum gelecekti. sanki trenden, mesela nazlı çıkacaktı birden ve boynuma sarılıverecekti. ben de bütün olanları bir anda unutarak onu affedecektim. hemen bir arabaya binecektik; her şey hemen düzelecekti. herkes sabırsızlanıyordu; herhalde tren biraz gecikmişti. ben, trenin geliş saatini bilmediğim için, biraz rahattım.
dakikalar ilerledikçe benim de gözüm demiryoluna takıldı kaldı. tren geldiği zaman, herkes kadar heyecanlı, herkes kadar sabırsızdım. herkesle birlikte gülümsüyordum. insanlar, yakınımdaki masalarda oturanlar, masaya kurulup rakı içerek yolcusunu bekleyen bu adama, biraz hayret, biraz da imrenmeyle bakıyorlardı. ben, olgun bir adam rolündeydim. onlar adına endişeliydim: ya bekledikleri kimse, trenden çıkmazsa diye korkuyordum. bütün bekleyenleri birer birer gözlerimle takip etmeğe başladım. önce trenin pencerelerindeki yolculara bakıyordum; trendeki yolcu, birine el sallamaya başlayınca, onun elini takip ederek talihli karşılayıcıyı buluyor ve rahatlıyordum. sonra, başka ellere bakıyordum. onlarla birlikte gülüyordum; galiba ben de bir iki kere elimi salladım. (sarhoşluktan olacak.) nazlı gelmedi tabii. biraz mahzun oldum. benimle birlikte, beklediği gelmeyen birkaç karşılayıcı daha kalmıştı lokantada. çevremde hüznümü paylaşacak bir iki kişinin daha bulunması, benim de hakiki bir karşılayıcı olarak, sadece beklediği gelmeyen bir karşılayıcı gibi, istasyondan ayrılmamı sağladı. biraz da gümrük kapısında bekledik onlarla birlikte: belki de yolcumuzu, o kalabalıkta görememiştik. sonunda boynumuzu büküp ayrıldık oradan: nazlı gelmemişti.
bu oyuna kısa zamanda alıştım. arada tren istasyonuna uğrayarak tarifelere bakıyordum. bazen de telefonla soruyordum; ayrıca, trenin geleceği gün de telefon ederek tehir olup olmadığını öğreniyordum. lokantada beklerken de, artık trenin geliş saatini bilmenin heyecanını, bütün karşılayıcılarla birlikte yaşıyordum. birkaç bekleyişten sonra daha cesur olmuştum. elimi hararetle sallıyor, bağırıyor, sesleniyordum. beni, tanıdıklarından birine benzetip, bana da el sallayanlar oldu: bu kadar yolcu içinde, elbette birinin ahbabına benzeyecektim. böyle yanılmalar, benden başkalarının da başına geldiği için vaziyetimde bir sahtelik olmuyordu. ayrıca, tren gelinceye kadar en az bir şişe içtiğim için, bu kadar teferruatı düşünerek endişelenecek kadar ayık da olmuyordum. trenin gelişiyle birlikte istasyonda birdenbire artan hareketin seline kaptırıyordum kendimi. gümrük memurlarıyla da artık ahbap olduğum için, bana bazı imtiyazlar tanınıyordu. öyle ya, benim kadar yolcu karşılayan kimse yoktu. fakat nedense ben, yakınlarımı perondan göremiyordum; tam gümrükçülerden ayrıldıktan sonra, tam ümidimi kesmeğe başladığım sırada yolcum da gümrük kapısından çıkıyordu: onunla meydanın önünde karşılaşmış oluyordum. daha sonraları, perona çıkıp beklememe izin verdikleri için, yolcularımı peronda da görmeye başladım. tren gelince hemen yolcuların arasına karışıyordum; sonra da gümrükçülere görünmeden ortadan kayboluyordum: yolcularımı (genellikle birden fazla olduklarını söylüyordum) peronda buluyordum ve kalabalığın içinde beni göremiyorlardı tabii. gümrükçüler, bazen masama oturuyorlar; ne kadar yolcun var tahsin bey, diyorlardı. beni pek sevmişlerdi. onlarla, selim bey olarak konuşmak garibime gittiği için; bu maceranın, selim beyin günlük hayatı dışında bir gidişi olduğu için, ben karşılayıcılık işinde tahsin bey olmuştum. hattâ bir gün, gümrükçülerden biri, istasyonun dışında bir yerde arkamdan tahsin bey, diye bağırınca hemen başımı çevirmeyi akıl edemediğim için tuhaf bir vaziyete düşmüştüm. o günden sonra ne zaman arkamdan tahsin bey diye bağırılsa hemen döner bakarım.”
selim bey, derin bir nefes aldı. “her hadisemde olduğu gibi, bunda da işin sonunu bir türlü getiremedim: uzattıkça uzattım. allah’tan o sırada nazlı eve döndü. fakat ben, bu bekleme huyumdan hemen vazgeçemedim: bir süre istasyona sürüklendim durdum. sonra, beni rakı içmek gibi saran bu iptiladan da vazgeçtim. karımla da, ne evden ayrılışını, ne de dönüşünü hiç konuşmadık.
sonra nazlı’yı kaybettim. şimdi bazen düşünürüm: ne olurdu, aramızda her şeyi konuşmuş olsaydık. nazlı bana evden ayrıldıktan sonra nasıl yaşadığını anlatsaydı, neden birdenbire kaybolmak istediğini açıklasaydı. o kadar sevdiğim karımın hayatına ait bir kısmı, hiç bir zaman bilemedim. sanki iki yıl, nazlı hiç yaşamadı bana göre. biliyorum, denebilir ki, üzücü olaylarla karşılaşacaktı; insan, belki de hiç istemediği sözleri duyacaktı. olsun; hiç bilmemekten, bir insan hayatının o kadar yılını hiçe saymaktan daha iyidir herhalde. onun iki yılını yok saymakla, onun bu yıllarda neler hissettiğini bilmek istememekle, çok sevdiğim bu insana da bir bakıma hürmetsizlik etmiş oldum.
sevgi, hayır gibi, başını salladı. “öyle oldu, öyle oldu,” dedi selim bey. “şimdi de, hiç bir şeyi tamir etmek mümkün değil artık. nazlı’nın hiç bir acı sözü, ölümün getirdiği o geri dönülmez soğukluk kadar çaresiz bırakmayacaktı beni. neyse geçelim bunu. karım öldükten sonra, gene istasyona gitmeğe başladım. bu işin, artık değişik bir tarafı, bir tadı kalmamıştı. bütün insanlarımız gibi, ben de hayatımda bir kere biraz değişik bir harekette bulunmuştum ve bütün insanlarımız gibi, artık ömrüm boyunca kendimi ve herkesi bıktırıncaya kadar bu hususiyetime yapışıp sürüklenecektim; bütün hayatım boyunca bu küçük istisnaya tutunmaya çalışacaktım.
“gümrük memurları değişmişti, eski garsonlardan hiç biri kalmamıştı. nazlı ölmüştü ve onu beklemek diye bir mesele olamazdı. bunu hayal bile edemezdim. başka bir çareye başvurdum; daha doğrusu, bir trenin kalkış saatine yakın bir sırada lokantaya gittiğim zaman, oyunun mahiyet değiştirebileceğini gördüm. herkes üzgündü: yakınları gidiyordu. ben gene ön masaya bütün rakı takımımla kurulmuştum. artık oyun oynamak lüzumunu da hissetmiyordum; uğurlamaya geldiğim bir yakınım olmadığı belliydi. bu sebepten, kimsenin dikkatini çekmiyordum. suratımı asmış oturuyordum: nazlı gitmişti. gidenler sevinçliydi. geride bıraktıklarına karşı ayıp olmasın diye üzgün görünüyorlardı. gene de, hakikaten üzülen bir iki samimi yolcu vardı. ben kimse bilmemekle beraber, kötü bir roldeydim: bütün gidenlerin, tıpkı nazlı gibi, bir daha dönmeyeceği esası üzerine kurmuştum maceramı. içimden, her kalkan trene ‘ölüm katarı’ gibi, ‘karanlıklar treni’ gibi isimler takıyordum.
toplu bir cenaze törenine gelmiş gibi hissediyordum kendimi. fazla masraf olmasın diye, bir tren dolusu ölüye tek tören yapılıyordu. tabut ve taşıma masrafını azaltmak için, bütün ölüler, daha tam ölmeden, daha hareket güçlerini tam kaybetmeden, kendi ayaklarıyla törene geliyorlardı. nazlı, bir tren önce gitmişti; ben de, onu uğurladıktan sonra, hazır gelmişken, diğer törenlere de katılıyordum. muhayyilesi kuvvetli bazı insanlar, sevdikleri ölülerin uzun bir yolculuğa çıktıklarını düşünmüşlerdir; bense, bütün yolculuğa çıkanların ölmüş olduğunu düşünüyordum. ne büyük bir günah, değil mi?
Oğuz Atay / Tehlikeli Oyunlar
space
Yatağımdan kalktım, sonra pijamalarımla yemekhaneye gittim. Çünkü yurt benim dokuz aylık evim oluyordu; ve ben dokuz aylık da olsa, evimde pijamalarımı çıkarıp, düzgün bir şeyler giyip mutfağa gitmiyordum.
Pijama ve ben yemekhaneye yürüyorduk. Bu esnada yakmayan bir güneş üstüme üstüme geliyordu, kulağımda çok güzel bir şarkı çalıyordu ve ayağımda annemin verdiği ev terlikleri vardı. Bütün insanlar bana bakıyordu. Bazen bütün insanlar bana bakıyor. O zaman yavaşça boğazımı temizleyip, NE VAR AMK, SİZ DE PİJAMAYLA GELİN demek istiyorum, sonra vazgeçip yemek sırasına geçiyorum. Yine vazgeçtim, ve yine yemek sırasına geçtim.
Yemek aldım. Yaklaşık elli insan vardı. Yaklaşık elli insan çift çift oturuyordu. Hepsinden nedense korktum çünkü bazen çok korkutucu bakıyorlar. İnsanlara bakan insanları anlayamıyorum. Yolda yürürken insanlara bakan insanları ise cidden HİÇ anlayamıyorum. Neyse işte. Yemek aldım, ve güneşin üstüme üstüme geleceği uzak bir yere oturdum.
Uzak bir yerde yalnız başıma yemek yiyordum. Bir süre kendi kendime konuştum. Hatta kendi kendime neleri sevdiğime dair bir liste bile yaptım.
NELERİ SEVERİM:
1- Yalnız yemek yemeyi severim.
2- Yalnız başıma akşamüstü yürüyüşe çıkmayı severim.
3- Yalnız başıma akşam yürüyüşe çıkmayı severim.
4- Yalnız başıma sinemaya gitmeyi severim.
5- YALNIZ BAŞIMA ATA BİNMEYİ SEVERİM.
Eğer kurduğum cümlenin içinde at geçiyorsa, bilin ki ciddiyetten uzaklaştım. Yemek yerken yalnızlığımın sebebini kendime, yalnızken daha muhteşem olmam şeklinde açıkladım. Ama sonra yalnızken de muhteşem değilsem diye düşündüm. Sonra çok düşünme amk diyerek tabağı sıyırdım ve lokmayı ağzıma tıktım.
Bir süre kendimi bulunduğu kabın şeklini alabilen, ama kabı olmayan bir sıvıya benzettim. Belki de kabım vardı ama sanki bir işsiz beni habire kaptan kaba boşaltıyordu. Biraz kaptan kaba boşaltıldığımı hayal ettim. Yine güldüm.
Yemeğim bitince tabakları kaldırdım. İnsanların gözlerini yine üzerimde hissettim. Bazı insan gözleri bence çok işsiz. Tabakları koyduktan sonra odaya geldim. Sonra yangın merdiveninde oturdum biraz.
Eskiden karşıya baktığım zaman denizi ve lunaparkı görürdüm. Hatta her seferinde, hah amk yine klasik romantik Türk filminin içine düştük derdim.
Eskiden karşıya baktığım zaman denizi ve lunaparkı görürdüm. Şimdi önümde çirkin bir binanın inşaatı var.
Ne zaman karşıya baksam çirkin bir binanın inşaatını görüyorum.
İyi ki zamanında gözlerimizi kapatmayı akıl etmişiz.
hiding tonight.
Pijama ve ben yemekhaneye yürüyorduk. Bu esnada yakmayan bir güneş üstüme üstüme geliyordu, kulağımda çok güzel bir şarkı çalıyordu ve ayağımda annemin verdiği ev terlikleri vardı. Bütün insanlar bana bakıyordu. Bazen bütün insanlar bana bakıyor. O zaman yavaşça boğazımı temizleyip, NE VAR AMK, SİZ DE PİJAMAYLA GELİN demek istiyorum, sonra vazgeçip yemek sırasına geçiyorum. Yine vazgeçtim, ve yine yemek sırasına geçtim.
Yemek aldım. Yaklaşık elli insan vardı. Yaklaşık elli insan çift çift oturuyordu. Hepsinden nedense korktum çünkü bazen çok korkutucu bakıyorlar. İnsanlara bakan insanları anlayamıyorum. Yolda yürürken insanlara bakan insanları ise cidden HİÇ anlayamıyorum. Neyse işte. Yemek aldım, ve güneşin üstüme üstüme geleceği uzak bir yere oturdum.
Uzak bir yerde yalnız başıma yemek yiyordum. Bir süre kendi kendime konuştum. Hatta kendi kendime neleri sevdiğime dair bir liste bile yaptım.
NELERİ SEVERİM:
1- Yalnız yemek yemeyi severim.
2- Yalnız başıma akşamüstü yürüyüşe çıkmayı severim.
3- Yalnız başıma akşam yürüyüşe çıkmayı severim.
4- Yalnız başıma sinemaya gitmeyi severim.
5- YALNIZ BAŞIMA ATA BİNMEYİ SEVERİM.
Eğer kurduğum cümlenin içinde at geçiyorsa, bilin ki ciddiyetten uzaklaştım. Yemek yerken yalnızlığımın sebebini kendime, yalnızken daha muhteşem olmam şeklinde açıkladım. Ama sonra yalnızken de muhteşem değilsem diye düşündüm. Sonra çok düşünme amk diyerek tabağı sıyırdım ve lokmayı ağzıma tıktım.
Bir süre kendimi bulunduğu kabın şeklini alabilen, ama kabı olmayan bir sıvıya benzettim. Belki de kabım vardı ama sanki bir işsiz beni habire kaptan kaba boşaltıyordu. Biraz kaptan kaba boşaltıldığımı hayal ettim. Yine güldüm.
Yemeğim bitince tabakları kaldırdım. İnsanların gözlerini yine üzerimde hissettim. Bazı insan gözleri bence çok işsiz. Tabakları koyduktan sonra odaya geldim. Sonra yangın merdiveninde oturdum biraz.
Eskiden karşıya baktığım zaman denizi ve lunaparkı görürdüm. Hatta her seferinde, hah amk yine klasik romantik Türk filminin içine düştük derdim.
Eskiden karşıya baktığım zaman denizi ve lunaparkı görürdüm. Şimdi önümde çirkin bir binanın inşaatı var.
Ne zaman karşıya baksam çirkin bir binanın inşaatını görüyorum.
İyi ki zamanında gözlerimizi kapatmayı akıl etmişiz.
hiding tonight.
Aşırı Dean Winchester ve Ramble on güzelliği içeren yazı.
Dört yıl öncesi, lisenin ikinci senesinin ilk zamanları. Benim için komik zamanlardı. Şimdi deli gibi sevdiğim şeylerin hiçbirinden haberim yoktu ve manyak gibi eğleniyordum. Kafa ağrım falan da yoktu. Sokağa çıkıp saçma sapan fotoğraflar çekiyor, uzun uzun yürüyüşler yapıyor; ve şimdi hayatımdan çıkmasını hiç istemediğim insanları daha tanımadığım için, kendi kendimle çılgın atıyordum.
O zamanlar Supernatural izlediğimiz ve "Abi süperler ya :DDDddDd:ddDDdDdd Hayata bak ya :DDDd:DDçDdD" dediğimiz zamanlardı. Dean Winchester'ın 67 model Chevy İmpala'sına ağız suyu akıttığımız, direk olarak Dean Winchester'a ağız suyu akıttığımız zamanlar. Güzeldi yani.
Sanırım o zamanlar dinlediğim şeyler benim için hiçbir şey ifade etmiyordu. Böyle bütün dangalak şarkıları bir kenara atıp, awesome yol arkadaşlarıyla yola devam etmek istiyordum. Keşfetmek istiyordum yani; ama müzik mucize gibi bir şeydi ve her şeydi de. BAYA BAYA HER ŞEYDİ. Keşfetmek için adım atmak gerekiyordu, ama eylül bizim oralarda soğuk geçiyordu ve ben oturduğum yeri yeni ısıtmıştım. O eylül, o adımı benim yerime Dean Winchester attı. Kendisine hayatımdan çıkmasını hiç istemediğim şarkılarım için, sevgilerimi gönderiyorum.
NEYSE.
Bilenler bilir. Dean Winchester'ın en sevdiği iki şarkı; Travelling Riverside Blues ve Ramble On. Bu iki şarkıyı da çok sevmeme rağmen Ramble On ilk dinlediğim günden beri benim için çok farklı bir şarkı.
Dünyada herkesin bir yol şarkısı varsa eğer, benimki dört yıldır Ramble On. Şehir merkezinden biraz uzak olan evime giderken hep bu şarkıyı dinledim, şehirden birazcık uzak olan liseme giderken hep bu şarkıyı dinledim. Antalya'ya batıdan girerken; güneş yüzüme çarpmasına rağmen yakmazken benim için çalan, hep bu şarkı oldu. Sabahın beşinde Kadıköy'ün ortasında arkadaşlarımı beklerken de bu çalıyordu. Allah sizi inandırsın, bazen bulaşık yıkarken bile çalıyor.
Ben her zaman yüzümde bir rüzgara ihtiyaç duydum. Ve yüzüme çarpmasına rağmen yakmayan bir güneşe. Rüzgar ve güneş olduğu zaman, ve yoldayken hep şu şarkıyı dinledim. Rüzgar, güneş, ve yollar yokken yine bu şarkıyı açıp o günlerimi hatırladım.
Bu her zaman böyle olacak. Diyeceğim o ki, bir yol şarkısı, insanın çok önemli bir parçasını oluşturuyor. Yol şarkılarınızı sevin.
Temsili Led Zeppelin - Ramble On
Not: Sanırım bu yazıyı bana yazdıran şey, evde yalnız kaldığım üç gün boyunca saatlerce Supernatural'ın eski sezonlarını izlemek.
Not 2: Hala Supernatural'ın beşinci sezondan sonrasını izlemedim. Ay lav ilk dört sezon ama özellikle ikinci sezon.
Not 3: http://www.youtube.com/watch?v=v52COutHM2o
Not 4: Hatırlayan arkadaşlar bi' sırıttılar.
Not 5: YETER AMK.
Hoşça kalın.
O zamanlar Supernatural izlediğimiz ve "Abi süperler ya :DDDddDd:ddDDdDdd Hayata bak ya :DDDd:DDçDdD" dediğimiz zamanlardı. Dean Winchester'ın 67 model Chevy İmpala'sına ağız suyu akıttığımız, direk olarak Dean Winchester'a ağız suyu akıttığımız zamanlar. Güzeldi yani.
Sanırım o zamanlar dinlediğim şeyler benim için hiçbir şey ifade etmiyordu. Böyle bütün dangalak şarkıları bir kenara atıp, awesome yol arkadaşlarıyla yola devam etmek istiyordum. Keşfetmek istiyordum yani; ama müzik mucize gibi bir şeydi ve her şeydi de. BAYA BAYA HER ŞEYDİ. Keşfetmek için adım atmak gerekiyordu, ama eylül bizim oralarda soğuk geçiyordu ve ben oturduğum yeri yeni ısıtmıştım. O eylül, o adımı benim yerime Dean Winchester attı. Kendisine hayatımdan çıkmasını hiç istemediğim şarkılarım için, sevgilerimi gönderiyorum.
NEYSE.
Bilenler bilir. Dean Winchester'ın en sevdiği iki şarkı; Travelling Riverside Blues ve Ramble On. Bu iki şarkıyı da çok sevmeme rağmen Ramble On ilk dinlediğim günden beri benim için çok farklı bir şarkı.
Dünyada herkesin bir yol şarkısı varsa eğer, benimki dört yıldır Ramble On. Şehir merkezinden biraz uzak olan evime giderken hep bu şarkıyı dinledim, şehirden birazcık uzak olan liseme giderken hep bu şarkıyı dinledim. Antalya'ya batıdan girerken; güneş yüzüme çarpmasına rağmen yakmazken benim için çalan, hep bu şarkı oldu. Sabahın beşinde Kadıköy'ün ortasında arkadaşlarımı beklerken de bu çalıyordu. Allah sizi inandırsın, bazen bulaşık yıkarken bile çalıyor.
Ben her zaman yüzümde bir rüzgara ihtiyaç duydum. Ve yüzüme çarpmasına rağmen yakmayan bir güneşe. Rüzgar ve güneş olduğu zaman, ve yoldayken hep şu şarkıyı dinledim. Rüzgar, güneş, ve yollar yokken yine bu şarkıyı açıp o günlerimi hatırladım.
Bu her zaman böyle olacak. Diyeceğim o ki, bir yol şarkısı, insanın çok önemli bir parçasını oluşturuyor. Yol şarkılarınızı sevin.
Temsili Led Zeppelin - Ramble On
Not: Sanırım bu yazıyı bana yazdıran şey, evde yalnız kaldığım üç gün boyunca saatlerce Supernatural'ın eski sezonlarını izlemek.
Not 2: Hala Supernatural'ın beşinci sezondan sonrasını izlemedim. Ay lav ilk dört sezon ama özellikle ikinci sezon.
Not 3: http://www.youtube.com/watch?v=v52COutHM2o
Not 4: Hatırlayan arkadaşlar bi' sırıttılar.
Not 5: YETER AMK.
Hoşça kalın.
Yalın ayak konuşulmaması gereken fayanslar.
+ Biliyorsun, küçükken hep taşınıyorduk. Şehirlerin üstünden seke seke geçtiğimiz yetmediği gibi; az da olsa yaşadığımız şehirlerde, evlerin de üstünden seke seke geçiyorduk. O yüzden ev anlayışım, çok uzun yıllar sonra oturdu.
Biliyorsun, babam kalp kıran bir insandı. Heartbreaker. -Ama Led Zeppelin şarkısı kadar güzel değil.- Bir daha babamı hiç sevemeyeceğimi, daha sonra da bir daha hiçkimseyi sevemeyeceğimi düşünüyordum. Ama bundan üç yıl önce, bir adam hayatıma girdi ve babalara, sevgilere olan inancımı arttırdı.
Sonra yine biliyorsun, çok uzun süre yalnız yaşadım. Hayatım boyunca yanımda olmasını istediğim insanları üç yıl önce tanıdım. Bunca yıl yalnız olduğumu hatırladıkça ürperiyorum.
Görüyorsun işte. Yani. Hep bir şeylere geç kalıyorum. Düşününce elimde olan bir gecikme de değil. Bu çok sinir bozucu. Sana da geç kalıyorum mesela. Yaşayacağımız çok şey var, hem yeni hard disk aldım; içinde 700 gb'lik Star Trek arşivi var. Ya sana da geç kalıyorsam?
-Fakat Büşra, ben yalnızca banyonun fayansıyım.
Bu da bir süre öylece baktıktan sonra, yalın ayak banyodan çıkışımın hikayesi olsun.
Biliyorsun, babam kalp kıran bir insandı. Heartbreaker. -Ama Led Zeppelin şarkısı kadar güzel değil.- Bir daha babamı hiç sevemeyeceğimi, daha sonra da bir daha hiçkimseyi sevemeyeceğimi düşünüyordum. Ama bundan üç yıl önce, bir adam hayatıma girdi ve babalara, sevgilere olan inancımı arttırdı.
Sonra yine biliyorsun, çok uzun süre yalnız yaşadım. Hayatım boyunca yanımda olmasını istediğim insanları üç yıl önce tanıdım. Bunca yıl yalnız olduğumu hatırladıkça ürperiyorum.
Görüyorsun işte. Yani. Hep bir şeylere geç kalıyorum. Düşününce elimde olan bir gecikme de değil. Bu çok sinir bozucu. Sana da geç kalıyorum mesela. Yaşayacağımız çok şey var, hem yeni hard disk aldım; içinde 700 gb'lik Star Trek arşivi var. Ya sana da geç kalıyorsam?
-Fakat Büşra, ben yalnızca banyonun fayansıyım.
Bu da bir süre öylece baktıktan sonra, yalın ayak banyodan çıkışımın hikayesi olsun.
Bi' geçmedin koduğumun yazı.
Annemin abimle beraber İstanbul'da yaşamaya karar vermesi sonucu, evi toplamaya başladık. Haliyle aspiratörü sökmemiz gerekti.
Evde yirmi beş yıllık bir öğretmen, üçüncü sınıfa geçmiş bir makine mühendisliği öğrencisi, ve birinci sınıfa geçmiş bir gazetecilik öğrencisi varke- ASPİRATÖRÜ BEN SÖKTÜM.
ÇOK GARİP DEĞİL Mİ LAN?
Bilmiyorum. Hayatım ev taşımakla, ya da kendimi taşımakla geçti. Hayatım boyunca ev anlayışım tam anlamıyla yerine oturmadığı içi- şu an şu cümleyi toparlamaya çok üşeniyorum.
Tek isteğim on altı gün sonra İstanbul'a gitmek, Alex'i çadıra atmak, sonra Antalya'ya gidip, dangalak yurt hayatına tekrar alışmak falan. Antalya'yı çok özledim.
Hoşça kalın.
Bazı nisanlar taştan ağır.
Zaman baya baya geçiyor. Çok sevdiğimiz, çok nazik mayıslar geçiyor, biraz hoşlandığımız haziranlar geçiyor, sinir olduğumuz temmuzlar geçiyor, ağzına çakmak istediğimiz ağustoslar bile geçiyor; ve sonra eylüle kavuşuyoruz. Hırkalarımızı giyip, kendimize sarıla sarıla yürüyoruz.
Çok nazik bir mayıs öncesi, hayatımın en zor, en üzücü nisanını yaşadım. Bir adamı beklemeye başlayalı bir yıl olmuştu. Bir adama, benim bile öylece bakakaldığım yazılar yazalı bir yıl olmuştu. Bir adamı görebilmek için saatlerle kafayı yemeye başlayalı bir yıl olmuştu. Ben şehir değiştirmiştim, o şehir değiştirmişti. Artık farklı denizlere bakıyorduk. Artık onu görmem mümkün değildi. Dediğim gibi, farklı denizlere bakıyorduk. Kalbim güçleniyordu, kalbimle çok ilgileniyordum o aralar. Lan diyordum, böyle şeyler cidden filmlerde olur. Otobüslerde görülen çocuklarla kavuşulmaz, onlar evrenin derinliklerinde kaybolur gider, sen bilmiyor musun bunu?
Farklı denizlere baktığımız günler geçti. Ve bir nisan sabahı, onu gördüm. Çok ilgilendiğim, bazen konuşmayıp sadece omzuna hafifçe vurduğum kalbimin, daha önce bu kadar sesli kırıldığını, bu kadar parçaya ayrıldığını görmedim. O kırıkları yerden aldım, ama o kırılma sesi kulaklarımda kaldı. Dedim böyle şeylerle yaşanmaz. Bir yazı yazdım. Okumadı. O yazı, bakakaldığım yazılardan biri olarak kaldı. Onu sessizce buraya bırakıp, gitmek istiyorum.
***
Uzun zamandır yazmadığım için belki kafan rahattır. Ama uzun zamandır yazmadığım için kafam hiç rahat değil. Bu iki cümleye bakarak, tek harfin neler değiştirdiğini gözlemleyebiliriz.
Nasılsın diye sormuyorum, çünkü nasılsın sorusuna bir cevap alamayacağım çok açık. Her zaman kendimi anlattım, çünkü sen hiçbir zaman kendini anlatmadın. İnsanları koku hafızamız sayesinde unutmayız, hiç kokunu duymadığım için seni nasıl unutamadım, bilmiyorum. Aslında koku dahil, seni bana hatırlatan hiçbir şey elimde yokken, daha niye bunları yazıyorum ki? Ama yazıyorum, ama yazmak zorundayım, yazmazsam çıldıracağım, ve her an ölebilirim. Hep bunun korkusuyla yaşıyorum.
Elimde seni bana hatırlatacak hiçbir şey yok. Yani seni hayatım boyunca beş dakika görmem ve adını bir yıldır içime içime sayıklamak dışında. Onun dışında gördüğüm rüyalar var, yarım aklımın bana oynadığı oyunlar var. Zaten sana bunları aylar sonra yazışımın sebebi, senin kırmızı bir tişört giydiğin bir başka rüya. Sol ayağının kırık olduğu bir rüya. Umarım sol ayağın iyidir.
Seni iki defa rüyamda gördüm. İlk rüyamda minicik ve turuncu bir araba penceresinden çıkmayı başarıyordum, ve bunun karşılığında tanrı bana zamanı ileri geri alabilme gibi bir özellik veriyordu. Bense bu özelliğimi rüya boyunca seni otobüste gördüğüm ilk güne geri dönerek harcıyordum. Son rüyamda ise ayağını kırdın işte. Beraber salatalık yedik ama salatalıklar pokemon topları gibiydi. Pokemon'u ve salatalığı çok severim. Sanırım seni de çok seviyorum.
Her gün, sana duyduğum bu sevgiyi yapay gördüğünü düşünüyorum. Sonuçta sen çok yakışıklı, -ben sana hep güzel diyorum.- bir insansın ve ah kimbilir kaç kız. Bu dediklerim çok saçma ama silmeyeceğim. Sana aşık olurken kafamda koca bir şapka vardı, ve Bandista çalıyordu. Hiçbir kız o koca şapkayı takmaz, taksa da benim gibi takmazdı. Hadi diyelim taktı, kimse gülümsemene öylece şaşırmazdı. Hayır aslında kızlar şaşırırdı. Biz kızlar güzel gülüşlere şaşırırız. Ama bir noktadan itibaren ben dışındaki kızlar, kafalarından o şapkayı çıkarır. Etkilenir, ama bu sadece bir muhabbet konusu olarak kalır. Ben dışındaki kızlar, unuturlar. Ama onlar dışındaki ben,
ne kafamdaki şapkayı çıkardım, ne de seni unuttum. Çünkü ben de biz kızlar gibi bir gülüşten hoşlanıyordum, ama ben çok az biz kızlar gibi, bir gülüşün devamını, öncesini merak ediyordum. Bu da benim lanetim Egemen. Mimikler.
İnsanların bana dedikleri, genelde bunun sevgi değil de, bir çeşit saplantı olduğu. Halbuki çok saçma. Hiçbir saplantı Yann Tiersen dinleyip dinleyip, it gibi ne bok olduğu belli olmayan şeyler içip, durma göğe bakalım diyen şiirler okutup, böyle şeyler yazdıracak kadar köklü değildir çünkü. Çünkü biliyorum. Çünkü benim de saplantılarım var. Daha fazla uyumak için dün geceden her şeyi ayarlamam saplantıdır; çayı, çay bardağına dokunamayacak kadar sıcak içmem saplantıdır. Seni istemem değil. Seni, sadece sana sarılmak için istemem değil. Kimselere anlatamam normal, ama Egemen; şurda iki kişiyiz. Ben burdayım, sana konuşuyorum, sen neden anlamıyorsun?
Hiçbir şey yapmak zorunda değilsin. Yani, ben üzülüyorum. Bir yıl boyunca bir hayata sığamayacak kadar çok üzüldüm. Bazen bunu kaldıramayıp, kafamda yeni insanlar yarattım ve bu üzüntüyü başka insanların sırtına yükledim. Ama bu senin suçun değildi. Hiç kayda değer bir şey yaşamadık. Hiçbir şey yaşamadık. Üzüntümü sigara dumanı kovalayan bir çocuk gibi kovman için elinde hiçbir şey yoktu. Buraya kadar her şey normal. Ama, ben? Yani bunu büyük bir içtenlikle soruyorum. Ben niye üzülüyorum? Benim de suçum yok, senin de suçun yok, hiç tanışmadık, ben aşığım, sen değilsin. Bunlar nefes almak gibi normal şeyler. Peki, ben niye bu kadar acı çekiyorum. Sanırım şimdiye kadar döktüğüm gözyaşlarıyla, bir karanfili çok rahat sulayabilirdik, ve bu pek nefes almak kadar normal gözükmüyor.
Kendim için daha anlamlı hale getirmeye çalışıyorum. Seni gördüğüm ilk zamanlar. Her şey yolundaydı, ama hiçbir şey yolunda değildi. Sürekli uyumak istiyordum, sürekli uyuyordum. Yıllarca kalbimi kıran babamda yaşıyordum. Babamla sarılmıyordum, annemi özlüyordum. Kalbim atmak dışında ya kırılıyor, ya özlüyordu. Eskiden sevdiğim adam, aptalın birine gözlerimin önünde aşık oluyordu. Bense bu yüzden kendimi aptal gibi hissediyordum. Çünkü kız güzelken, benim kafamda o şapka vardı ve dışarıdan her şey ne kadar basit görünüyordu. Aptal olan bendim, sürekli uyuduğu için her şeye geç kalan, beyni küflenen bendim. İnci gibi dişleri olan oydu. Mutsuzdum işte. Ailemin dibinde ailemi hissedemiyordum. Dinlediğim şeyleri duymuyordum. Sonra sen geldin. Ya da ben gördüm. Bir şekilde artık benim için sen vardın. Vardın ve bu, beni yerden kaldırman demekti. Bu sokakta çok oynamış, karnı aç bir çocuğun ağzına salçalı ekmek tıkman demekti. Bu algıda seçiciliğimi kahretmen demekti. Bu seni aylarca biraz daha fazla görebilmek için takip etmem demekti. Bu kaybettiğim her şeyi, geri kazanmak demekti.
İşte aslında sana yazdıklarımın anlaşılır olacağı tek nokta bu. Sen, beni yerden kaldırdın. Sen kanamış dizlerimi iyileştirdin, ağzıma bir salçalı ekmek tıktın, ve hayatına devam ettin. Belki bunun farkında değildin bile. Ama bu oldu. Bu saniyenin milyonda birinde oldu belki, ama oldu. Bir yıl geçti Egemen. İnsan hayatı için önemli bir zaman. İnsan bu esnada çektiği acıları unutabilir, yediği şeyleri unutabilir, aldığı hazları unutabilir. Her şeyi yıkabilir, ya da olmayan bir şeyi yaratabilir. Ama ben unutmadım. Ne dizlerimin acısını, ne ağzıma tıktığın ekmeği, ne de dizlerimin acısının geçişinin mutluluğunu. Çünkü ben o kızlar gibi değildim. Çünkü ben o insanlar gibi değildim. Çünkü ben unutamazdım. İşte şimdi, çünkü bunları yazıyorum Egemen. Çünkü bendeki yerin öyle garip, öyle narin, öyle dokunulmaz ki. Bir salçalı ekmeğin getirebileceği en güzel nokta. Hatta bir salçalı ekmeğin bizi getirebileceği en güzel Arabistan.
Seni son defa aradığımda çok heyecanlıydım. Çünkü Django'ya gidiyordum. Çünkü benim artık çok da kısa sayılamayacak hayatımın, ve hayatıma bakılırsa çok kısa sayılabilecek son bir yılımın, en önemli olayıydı. Hayatımda sinemada izleyeceğim ilk Tarantino filmi. Seans onda başlıyordu, bu benim gecenin birinde dışarıda kalmam demekti. Biraz korkutucuydu, biraz da özgürlük kokuyordu. O anı seninle paylaşmak istedim. Çünkü paylaşabilecek başka hiçbir şeyim yoktu. Ama açmadın. Sonra senden gerçekten vazgeçmeye karar verdim. Ben dışındaki kızlar, ben dışındaki insanlar böyle bir şey için vazgeçmezdi. Zaten böyle bir şey için de savaşmazlardı. Ama o an ben, biz kızlar, biz insanlar olmaya karar verdim. Ucundan da olsa. Seni bunun için unutmaya çalıştım. Ta ki, dün gördüğüm rüyaya kadar.
Bir rüya bana, bunları yazdırabilir. Bir rüya, bunları sana yollatabilir. Bu tıpkı, bir salçalı ekmeğin, sana hala aşık olmamı sağlaması gibi bir şey. Bu tıpkı bizden ziyade, beni, dünyanın en güzel Arabistanı'na
getiren şey.
Ben burdayım. Dünyanın en güzel Arabistanı'nda. Arada üzülüyorum. Beni buraya sen bıraktın, ama gelmiyorsun. Ben burdayım. Hep seni bekliyorum. Seni sevmekten başka bir şey yapamıyorum. Umarım sol ayağın iyidir. Çünkü sol ayağında bir babet vardı, ve yanımdaki kızın dediğine göre o babeti giyen insanların ayağı, üç gün içinde iyileşir.
Ayakkabılarını kapımın önünde görmeyi istiyorum. Elimde senin için bir salçalı ekmek var. Ve gelişinin her saniyesini aklıma kazımak için, hep kapının önünde bekliyor olacağım.
Gece gece lime lime ettiğim beyin adlı.
Benim için bir iPod'a sahip olmanın en güzel yanı, nasılsa boş yer var düşüncesiyle habire şarkı atmaktır. Yer açma kaygısı taşımadığım için hiçbir şarkıya içten içe, bir gün seninle ayrılacağız demem. Ve hayvansı bir mutlulukla attığım şarkıları belki bir hafta sonra unuturum.
-Bunun üstüne bir çizik at.-
-Bunun da üstüne bir çizik at.-
-Çizik.-
Bu alet üç yıldır elimde.
Üç koca yıl. Üç koca yıl, kocaman bir iPod elinizdeyse, ve iPod hiç silmediğiniz şarkılarla doluysa, yüzleşilmesi gereken üç koca yıl anlamına gelir. Normal bir üç koca yıl olmaktan çıkar.
Bugün, öylesine, uzun zamandır dokunmadığım şarkılara bakmak istedim. Sonra, Teoman'ın en sevdiğim şarkısıyla karşılaştım, Kıskançlık.
-Zaman makineme atlayıp, kendimi altı yıl öncesine atıyorum.-
Altı yıl önce. Uzun saçın bana hiç yakışmadığını düşündüğüm halde, saçlarımın çok uzun olduğu yıllar. Ocak ayı, ve çok hastayım. Yıl içerisinde bir defa hasta olmak, çok hasta olmak, ama bir defa hasta olmak annemden geçmiş bir özellik. Ve çok hastayım. Uzun saçlarım yastığa yayılmış, yastığın ucunda mp3 çalarım var. Ev o kadar sessiz ki, beni hasta eden şeyin sessizlik olduğunu düşünüyorum. Bir şeyler dinlemeliyim, diyorum ve karşıma bu şarkı çıkıyor. Şarkının nasıl bu mp3 çaların içine girdiğini bilmiyorum. Ama öyle güzel ki. Çünkü hastayım, ve yine hastalık derecesinde, çok zeki bir adamı seviyorum. Elimde değil, hiçbir zaman elimde olmamış zaten. Dinliyorum. Saatlerce dinliyorum. İyileşiyorum, dinliyorum. Yine hastalanıncaya kadar, durmadan, dinliyorum. Sonra unutuyorum.
-Zaman makinemde sigara içe içe bugüne geri dönüyorum.-
Yıllar sonra dinlediğimde, düşündüm. Hayatım boyunca hiç anlam veremediğim, hiç sevmediğim bir duygu oldu benim için kıskançlık. Tüm insanların hissettiği, ama benim inatla hissetmediğimi söylediğim bir duygu.
Ben kıskanmam. Çocukluğumdan beri. Çünkü kıskanmamak için öyle manevralar yapar, öyle denklemler kurarım ki bir süre sonra, düşündüğümde ağzım yüzüm seğirir.
Düşüneyim mesela.
Kıskanç olmamı gerektirecek ilk durum, kreşte tanıdığım bir kızdı. Kemanı vardı ve kızı annesiyle babası almaya gelirdi. Öğretmenim onu çok severdi.
Kemanım yoktu, müzik aletleri söz konusu olunca, dünyanın en yeteneksiz çocuğuydum. Hiçbir zaman annemle babam almaya gelmedi beni, beni servis eve bırakırdı. Öğretmenim beni pek sevmezdi; çünkü uyuma saatlerinde gündüzleri uyuyamadığım için ağlardım.
Tüm bunlara bakılınca sanki Tanrı bana, HADİ KIZIM, KISKAN! diyordu. Ama ben kıskanmıyordum.
Çünkü dört yaşındaki ben keman denen şeyden hoşlanmamıştı, keman dört yaşındaki bene göre cırtlak sesler çıkaran ve insanın boynunu ağrıtan saçma sapan bir şeydi.
Annemle babam beni almaya gelmiyor olabilirdi, ama dört yaşındaki ben İstanbul'da yaşıyordu. Genelde serviste cam kenarında oturuyordu, eve gitmek için büyük bir köprünün üstünden geçiyordu, ve bunları tek başına yapıyordu. Dört yaşındaki bene göre bunun adı özgürlüktü. -On dokuz yaşındaki ben, hala böyle düşünüyor.-
Öğretmenim beni sevmezdi. Bu dört yaşındaki benin umrunda olmayan bir şeydi. Çünkü dört yaşındaki benin annesi öğretmendi, ve dört yaşındaki ben biliyordu işte, annesi onu çok seviyordu. Bir öğretmen gibi, bir anne gibi, bir arkadaş gibi. Dört yaşındaki ben bu sevgiye hayret ediyordu, ve bu sevginin kendisine hayatı boyunca yeteceğine inanıyordu. Varsın öğretmen o kızı sevsindi, belki de o sevgi, o kızın ihtiyacıydı.
Zaman geçti. Zaman geçtikçe kıskanmamı gerektirecek durumlar çıktı ortaya. Artık çok güzel kızlar vardı ortalıkta. Ya da abinin hayret ettirecek zekası. Ama her şey için bir şeyim vardı amına koyayım. Bazen hala bunlara nasıl kafa yormuşum la dedirten şeyler. Hala garibime gidiyor.
Mesela güzel kızlar için şöyle derdim kendime, yazabiliyorum. Onlar saçlarını savura savura etrafta gezerken, ben oturup, akıl almaz derecede güzel olan bir kadını yazabilirdim. Bunun için gözlerimi kapatmam yeterli olurdu, gözlerimi kapatır ve yazardım. Bu esnada onlar saçlarıyla uğraşırdı, gözlerine benim bir şeyler çizerken kullandığım o kalemlerden sürerdi. Ama ben yazardım. Çünkü benim için önemli olan, nedense güzel olmak değildi. Benim derdim güzel bir kadını kafamda yaratıp onu yazabilmekti. Neden, hala bilmiyorum.
Abimin hayret ettirecek zekası ise, çok basit çözülebilecek bir problemdi benim için. Bir süre düşündükten sonra kendi kendime, hala anlam veremediğim birtakım hesaplar yaptım, bir şeyler yazdım, not aldım. En sonunda bizi oluşturan şeylerin çok farklı olduğunu fark ettim. Evet, o kalem kıpırdatmadan problem çözüyordu, ama ben de orta okulda optimal kelimesinin anlamını biliyordum. Böyle saçma sapan bir sürü şey düşünün. Denklem çözmek gibiydi, karşıya atıp birbirini götürmesini sağlamak gibi. Ama acayip derecede işe yarıyordu, işe yarıyordu, çünkü bugüne kadar gelmiştim.
Kıskançlığın aslında kendini yaldır yaldır belli edeceği an, bir ilişkiydi. Üç yıl önce sevdiğim adamı düşündüm. Hiç kıskanmamıştım. Çünkü, içimden gelmiyordu. Bunun bugün bile bir açıklaması yok benim için. Resmen içimden gelmiyordu, kıskanmayı gereksiz buluyordum. Çünkü ilişkide kıskanmak bambaşka bir şekle bürünmüştü. Eğer o zamanlar bana kıskançlık nedir, diye sorsalar; karşı tarafa güvenmediğini belirten aptalca, aciz bir tepki derdim. Ben kıskanmıyordum, çünkü güveniyordum; o kıskanmıyordu, çünkü aylar sonra söylediğine göre beni zaten sevmiyordu. Anlaşılan herkes için kıskançlığın tanımı başkaydı. Benim tanımıma göre, kıskanmadığım için onun mutlu olması gerekiyordu, onun tanımına göre kalbim uğraşsa, kendini bu kadar kıramazdı.
Şimdi düşünüyorum, hala kıskançlık tam anlamıyla hissettiğim bir şey değil benim için. Hala hissetmemek için deli gibi kaçtığım duygu. Hala sevdiğim ve muhtemelen hiçbir zaman hayatımın kesişmeyeceği bir adamı başka bir kadın seviyorsa, onun aklını sakin sakin, usulca çeliyorum. Çok sevdiğim bir şarkıyı yoran bir insana oyalanması için başka bir şarkı veriyorum, o esnada yorulmuş şarkıyı alıp sessizce cebime koyuyorum. Bu neden böyle, hala bilmiyorum. Hala köşe bucak kaçıyorum.
Tüm bu kafa karışıklığına rağmen, Teoman'ın en sevdiğim şarkısı Kıskançlık. İliklerime kadar hissetmeden, bu şarkıyı anlayamayacağım belki. Bu şarkı belki hiç anlamadığımız halde ağız suyu akıta akıta dinlediğimiz İtalyanca şiirler gibi olacak.
Ama "Sen ilacımsın susuz yuttuğum / Bir türlü gitmeyen ne yapsam da, boğazımdan." diyen bir şarkıya nasıl kayıtsız kalabilirim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
