space

space

Gece gece lime lime ettiğim beyin adlı.

Benim için bir iPod'a sahip olmanın en güzel yanı, nasılsa boş yer var düşüncesiyle habire şarkı atmaktır. Yer açma kaygısı taşımadığım için hiçbir şarkıya içten içe, bir gün seninle ayrılacağız demem. Ve hayvansı bir mutlulukla attığım şarkıları belki bir hafta sonra unuturum. 

Bu alet üç yıldır elimde. 

Üç koca yıl. Üç koca yıl, kocaman bir iPod elinizdeyse, ve iPod hiç silmediğiniz şarkılarla doluysa, yüzleşilmesi gereken üç koca yıl anlamına gelir. Normal bir üç koca yıl olmaktan çıkar.

Bugün, öylesine, uzun zamandır dokunmadığım şarkılara bakmak istedim. Sonra, Teoman'ın en sevdiğim şarkısıyla karşılaştım, Kıskançlık. 

-Zaman makineme atlayıp, kendimi altı yıl öncesine atıyorum.-

Altı yıl önce. Uzun saçın bana hiç yakışmadığını düşündüğüm halde, saçlarımın çok uzun olduğu yıllar. Ocak ayı, ve çok hastayım. Yıl içerisinde bir defa hasta olmak, çok hasta olmak, ama bir defa hasta olmak annemden geçmiş bir özellik. Ve çok hastayım. Uzun saçlarım yastığa yayılmış, yastığın ucunda mp3 çalarım var. Ev o kadar sessiz ki, beni hasta eden şeyin sessizlik olduğunu düşünüyorum. Bir şeyler dinlemeliyim, diyorum ve karşıma bu şarkı çıkıyor. Şarkının nasıl bu mp3 çaların içine girdiğini bilmiyorum. Ama öyle güzel ki. Çünkü hastayım, ve yine hastalık derecesinde, çok zeki bir adamı seviyorum. Elimde değil, hiçbir zaman elimde olmamış zaten. Dinliyorum. Saatlerce dinliyorum. İyileşiyorum, dinliyorum. Yine hastalanıncaya kadar, durmadan, dinliyorum. Sonra unutuyorum. 

-Zaman makinemde sigara içe içe bugüne geri dönüyorum.-

Yıllar sonra dinlediğimde, düşündüm. Hayatım boyunca hiç anlam veremediğim, hiç sevmediğim bir duygu oldu benim için kıskançlık. Tüm insanların hissettiği, ama benim inatla hissetmediğimi söylediğim bir duygu. 

Ben kıskanmam. Çocukluğumdan beri. Çünkü kıskanmamak için öyle manevralar yapar, öyle denklemler kurarım ki bir süre sonra, düşündüğümde ağzım yüzüm seğirir. 
Düşüneyim mesela. 

Kıskanç olmamı gerektirecek ilk durum, kreşte tanıdığım bir kızdı. Kemanı vardı ve kızı annesiyle babası almaya gelirdi. Öğretmenim onu çok severdi. 
Kemanım yoktu, müzik aletleri söz konusu olunca, dünyanın en yeteneksiz çocuğuydum. Hiçbir zaman annemle babam almaya gelmedi beni, beni servis eve bırakırdı. Öğretmenim beni pek sevmezdi; çünkü uyuma saatlerinde gündüzleri uyuyamadığım için ağlardım.
Tüm bunlara bakılınca sanki Tanrı bana, HADİ KIZIM, KISKAN! diyordu. Ama ben kıskanmıyordum. 

Çünkü dört yaşındaki ben keman denen şeyden hoşlanmamıştı, keman dört yaşındaki bene göre cırtlak sesler çıkaran ve insanın boynunu ağrıtan saçma sapan bir şeydi.
-Bunun üstüne bir çizik at.-

Annemle babam beni almaya gelmiyor olabilirdi, ama dört yaşındaki ben İstanbul'da yaşıyordu. Genelde serviste cam kenarında oturuyordu, eve gitmek için büyük bir köprünün üstünden geçiyordu, ve bunları tek başına yapıyordu. Dört yaşındaki bene göre bunun adı özgürlüktü. -On dokuz yaşındaki ben, hala böyle düşünüyor.-
-Bunun da üstüne bir çizik at.-

Öğretmenim beni sevmezdi. Bu dört yaşındaki benin umrunda olmayan bir şeydi. Çünkü dört yaşındaki benin annesi öğretmendi, ve dört yaşındaki ben biliyordu işte, annesi onu çok seviyordu. Bir öğretmen gibi, bir anne gibi, bir arkadaş gibi. Dört yaşındaki ben bu sevgiye hayret ediyordu, ve bu sevginin kendisine hayatı boyunca yeteceğine inanıyordu. Varsın öğretmen o kızı sevsindi, belki de o sevgi, o kızın ihtiyacıydı. 
-Çizik.-

Zaman geçti. Zaman geçtikçe kıskanmamı gerektirecek durumlar çıktı ortaya. Artık çok güzel kızlar vardı ortalıkta. Ya da abinin hayret ettirecek zekası. Ama her şey için bir şeyim vardı amına koyayım. Bazen hala bunlara nasıl kafa yormuşum la dedirten şeyler. Hala garibime gidiyor. 

Mesela güzel kızlar için şöyle derdim kendime, yazabiliyorum. Onlar saçlarını savura savura etrafta gezerken, ben oturup, akıl almaz derecede güzel olan bir kadını yazabilirdim. Bunun için gözlerimi kapatmam yeterli olurdu, gözlerimi kapatır ve yazardım. Bu esnada onlar saçlarıyla uğraşırdı, gözlerine benim bir şeyler çizerken kullandığım o kalemlerden sürerdi. Ama ben yazardım. Çünkü benim için önemli olan, nedense güzel olmak değildi. Benim derdim güzel bir kadını kafamda yaratıp onu yazabilmekti. Neden, hala bilmiyorum. 

Abimin hayret ettirecek zekası ise, çok basit çözülebilecek bir problemdi benim için. Bir süre düşündükten sonra kendi kendime, hala anlam veremediğim birtakım hesaplar yaptım, bir şeyler yazdım, not aldım. En sonunda bizi oluşturan şeylerin çok farklı olduğunu fark ettim. Evet, o kalem kıpırdatmadan problem çözüyordu, ama ben de orta okulda optimal kelimesinin anlamını biliyordum. Böyle saçma sapan bir sürü şey düşünün. Denklem çözmek gibiydi, karşıya atıp birbirini götürmesini sağlamak gibi. Ama acayip derecede işe yarıyordu, işe yarıyordu, çünkü bugüne kadar gelmiştim. 

Kıskançlığın aslında kendini yaldır yaldır belli edeceği an, bir ilişkiydi. Üç yıl önce sevdiğim adamı düşündüm. Hiç kıskanmamıştım. Çünkü, içimden gelmiyordu. Bunun bugün bile bir açıklaması yok benim için. Resmen içimden gelmiyordu, kıskanmayı gereksiz buluyordum. Çünkü ilişkide kıskanmak bambaşka bir şekle bürünmüştü. Eğer o zamanlar bana kıskançlık nedir, diye sorsalar; karşı tarafa güvenmediğini belirten aptalca, aciz bir tepki derdim. Ben kıskanmıyordum, çünkü güveniyordum; o kıskanmıyordu, çünkü aylar sonra söylediğine göre beni zaten sevmiyordu. Anlaşılan herkes için kıskançlığın tanımı başkaydı. Benim tanımıma göre, kıskanmadığım için onun mutlu olması gerekiyordu, onun tanımına göre kalbim uğraşsa, kendini bu kadar kıramazdı.

Şimdi düşünüyorum, hala kıskançlık tam anlamıyla hissettiğim bir şey değil benim için. Hala hissetmemek için deli gibi kaçtığım duygu. Hala sevdiğim ve muhtemelen hiçbir zaman hayatımın kesişmeyeceği bir adamı başka bir kadın seviyorsa, onun aklını sakin sakin, usulca çeliyorum. Çok sevdiğim bir şarkıyı yoran bir insana oyalanması için başka bir şarkı veriyorum, o esnada yorulmuş şarkıyı alıp sessizce cebime koyuyorum. Bu neden böyle, hala bilmiyorum. Hala köşe bucak kaçıyorum. 

Tüm bu kafa karışıklığına rağmen, Teoman'ın en sevdiğim şarkısı Kıskançlık. İliklerime kadar hissetmeden, bu şarkıyı anlayamayacağım belki. Bu şarkı belki hiç anlamadığımız halde ağız suyu akıta akıta dinlediğimiz İtalyanca şiirler gibi olacak. 

Ama "Sen ilacımsın susuz yuttuğum / Bir türlü gitmeyen ne yapsam da, boğazımdan." diyen bir şarkıya nasıl kayıtsız kalabilirim.

Rüya

Hayatımın en saçma, en parça parça rüyalarından birini gördüm ve rüya günlüğümü evde unuttuğum için buraya yazmak zorundayım. Bu arada hepinize günaydın, lütfen ben yokmuşum gibi hayatınıza devam edin ben hemen şunu yazıp çıkacağım asdfsgdhfjgk.

-chapter 1-

Rüyamda Antalya'dayım ve çok heyecanlıyım. Çünkü o gün Galatasaray maçı var ve sanırım sezonun ilk maçı. Çünkü içimde tam olarak, Allahımsezonunilkmaçı heyecanı var. Maçtan önce bir şeyler yemek için evden çıkıyorum ve her zaman yediğim büfeye doğru yol alırken, Muslera'yı yolda yürürken görüyorum. Formasıyla yürüyor, ama arkasında forma numarası yazmıyor. Kendi kendime, la koş takip et!, diyorum. Sonra bir an duraksayıp, ama maç var, diyorum ve sonra, amaan diyerek takip etmeye başlıyorum. Bu esnada Muslera ilk on birde ise neden maçta değil de Antalya'da diye sormuyorum. Ya da neden forma numarası yazmıyor? Ya da adam neden forma numarasının yazmadığı formayla Antalya'da geziyor? Hadi diyelim tamam bunların hepsi kabul edilir, Antalya'ya geldi de niye Meltem'de yürüyor?

Çünkü rüyada, günlük hayatta da olduğu gibi malım.

Uzun bir süre yürüdükten sonra Muslera hiç sevmediğim bir büfeye oturuyor. O an her şeyden geçerek lap diye karşısına oturuyorum. Önce gözlerini kısarak, sonra açarak bana bakıyor. Sonra bir saniye gülümsüyor ve ardından ben hiç orada değilmişim gibi hayatına devam ediyor. Büfenin sahiplerine gidip sarılıyor. Ben de o esnada yemeğimi söylüyorum, yemek geliyor. Her şeyi kabullenmiş, yemeğimi yerken, iyi bok yedin maç kaçtı, diye sinirleniyorum kendi kendime. Sonra elimde dürüm, koşa koşa maçın ikinci yarısını seyretmek için hep gittiğim büfeye koşuyorum. O esnada YEKTAAA GOL ATMA YEKTAAAA BENİ BEKLE YEKTAAA diye bağırıyorum.

-chapter 2-

Rüyamda lisedeyim. Lisenin üçüncü senesini geçirdiğimiz, bol güneş alan sınıfta. Biyoloji dersi işliyoruz. Sıraya bir şeyler karalarken birden kendime, lan amk biz eşit ağırlık öğrencisiyiz bu biyoloji nerden çıktı?, diyorum. O esnada ders bitiyor. Herkes ayaklanırken, herkesin içinden tekrar numarasız formasıyla Muslera'yı görüyorum. Eldivenlerini giymiş sınıftan çıkıyor. Sınıftan çıkarken kafasını kapının tepesindeki cama çarpıyor. Cam kan oluyor, sonra lise arkadaşımla kapının altına geliyoruz. Bana, geçen bir rüya gördüm, diyor. Ben de sinirli bir şekilde, yine bakire kanıyla ilgili rüya mı gördün la dangalak, diyorum. Hayvan gibi gülmeye başlıyor. Onu ve hayvan gibi gülüşünü bırakıp tekrar içeri giriyorum. Lisedeyken de pek sevmediğim  bir sınıf arkadaşım, Büşra başkan olsun, o sınıfa benden daha çok değer veriyor, herkesin numarasını biliyor, diyor. La siz salak mısınız amına koyayım ne bileyim ben sınıfın numarasını ben kendi numaramı anca öğrendim diyorum. Kız bana bakıp 349 ;););) diyor. Nedense kızın ağzına iki tane patlatmak istiyorum, ama o esnada üniversiteden bir arkadaşımı görüyorum. Sonra ANAA BEN ÜNİVERSİTEYİ KAZANDIM LA DOĞRU BENİM LİSEDE NE İŞİM VAR AMK. diyorum. Kendimi garip hissederek sırama oturuyorum. O esnada blog sayesinde tanıdığım çok tatlı bir hatunla, Bilge'yle konuşmaya başlıyoruz. Direnişten bahsediyoruz. Ankara'yı anlatıyor. Ben Denizli'deydim, diyorum. Bize polis şiddet uygulamadı. Ama biz hep öksürüyorduk, gözlerimiz yanıyordu, sanırım o an kalbimiz sizin yanınızda direniyordu, diyorum. Yüzüme bakıp, bak lan çok acayip bir site keşfettim diyor, ve birden bütün duvar dangalak bir ergen kızın tumblr sayfası oluyor. Ve bütün sınıf okumaya başlıyoruz.

Dayımın TÜH LA SOĞUK ÇAYI DOLDURMUŞUM demesine uyanıyorum.
İyi günler.

Maxi Kids acayip işsizmiş.

Yazmak istiyorum aslında ama yazasım gelmiyor. Yazacak bir şeyim yok ama kendime yazması için ısrar ettim.

2. anne evinden kovulma olimpiyatları bu sene yine nefes kesici. Bu sefer bu olimpiyatları başlatan efsane hareketimiz, garip anamın kafama dolu bir okul çantasını fırlatmasıydı. Sonra oyuncaklarımla Muslera atkımı alıp evi terk ettim. Babamın evine gelince bu akıl almaz derecede lazım olan iki eşyaya bakıp kendime küfrettim. Sanırım yarın eve geri döneceğim. Çünkü bilgisayarımı almadım, çünkü yazmaya başladığım kitabı özlüyorum. Kitap haline gelen şeyi de internetin beş dakikalığına kesilmesi sonucu yazmaya başlamıştım.

Sınırsız internet çok acayip bir şey. Günlerdir manyak gibi, sezon sezon dizi indiriyorum. Sonra bazı insanların hayatını dikizliyorum. Bazılarını baya kıskanıyorum. Ne yapayım lan. Yani bazılarınız çılgınlar gibi üniversite hayatı yaşıyor, çılgınlar gibi tatil yapıyor, çılgınlar gibi yurt dışına çıkıyor. Mesela biriniz Chicago'ya giderse, o birinizin üstüne poke topu gibi atacağım kendimi. Olm çok ayıp ama kıskanıyorum. Bok gibi param olsa ben size gününüzü gösterirdim. Ama bok gibi param yok ve bunları yazdığıma göre sizin bok gibi paranız var. İyi amk gezin, ama Chicago'ya gidecekseniz iki defa düşünün...

Günlerdir küçüklüğümde kazandığım bir cd'yi dinliyorum. Sanırım cd'nin adı Maxi Kids. İçinde böyle çocukların zıplayabileceği, at koşturabileceği şarkılar var. Cd'nin ikinci şarkısı Mambo No. 5 adlı deli dehşet eğlenceli bir şarkı. Bilmeyen arkadaşlar Televole izlemişlerse şarkıyı çok rahat hatırlayacaklardır. Televole çalışanlarının hepsine ıslak atletle dalmak istiyorum.

Hayatta başımıza gelen birtakım saçmalıkları basiret bağlanması olarak açıklayabilmemiz çok rahatlatıcı bir şey. Basireti bağlanan insanları çok seviyorum. Basireti bağlanan ve Star Trek'e gereken önemi veren bir erkekle evlenebilirim. Muslera'yla da evlenebilirim, Star Trek seviyorsa neden olmasın.

                                         
                                            İnci capsleri yüzünden bir gün can vereceğim...

Açık Mektup

Sayın Devlet, ya da bunu kim okuyacaksa;

İyi akşamlar. Neden sizinle konuşmak istediğimi bilmiyorum, aslında biliyorum, galiba artık vicdanım dayanmıyor ve size anlatmak zorundayım. Bu küçük siteden beni nasıl duyacaksınız bilmiyorum, ama insan duymak istediği zaman duyuyor işte. En büyük kanıtı baş belanız Twitter mesela, biliyorsunuz. 

Öncelikle kendimi tanıtmak istiyorum. Ama biraz korkuyorum da. O yüzden adım B., soyadım U. olsun. 19 yaşındayım. Gazetecilik öğrencisiyim. Emekli bir astsubayın ve hala çalışan bir sınıf öğretmeninin kızıyım. Özellikle belirtmek istiyorum ki, birkaç hafta öncesine kadar apolitiktim ve dünyanın daha iyi bir yer olmasını sağlayabilecek tek şey, benim için All You Need İs Love adlı bir şarkıydı.

Söylediğim gibi, ben bir astsubayın kızıyım. Bu nedenle çocukluğum boyunca gezdim. İstanbul'dan Urfa'ya, Ankara'dan Denizli'ye. Birçok okul değiştirdim, birçok sıraya oturdum, haliyle birçok sıra arkadaşım oldu. Çok mahalle de değiştirdim, bunların sonucunda futbol oynadığım çok mahalle arkadaşım da oldu. İnanın, hiçbiri benzer değildi. Bana göre çok esmer olan, bana göre farklı konuşan, bana göre farklı ibadet eden bir sürü insan tanıdım. Ve bunu üzülerek, üzülmenizi isteyerek söylüyorum ki, siz farklı olduğumuzu söyleyene kadar, ben farklı olduğumuzu bilmiyordum. 

Tekrar söylüyorum, ben bir astsubayın kızıyım. Asker evladı olmak zordur. Eminim ki polis evladı olmak da öyle. Devleti, halkı korumak adına yetiştirdiğiniz insanlar, yakınlarının canını deli gibi yakan insanlar aynı zamanda. Siz bunu hiç görmüyorsunuz. Görüyorsunuz, ama üstünde hiç durmuyorsunuz belki de. Size tavsiye vermem ne kadar doğru bilmiyorum ama; görün. Görüyorsanız da üstünde durun.

Asker evladı olmak zor dedim. Devam etmek istiyorum. Babam bana devleti her zaman çok sevmem, çok ama çok sevmem, hayattaki her şeyden çok sevmem gerektiğini söyledi bana. Ne yalan söyleyeyim, çocuktum ve devleti hayattaki her şeyden çok sevecek kadar ciddi olmadım hiçbir zaman. (Yıllar sonra bunun ciddiyetle alakası olmadığını anladım. Sanırım o zamanlarda da olduğu gibi, vicdan sahibiydim. Bunun için sevmedim devleti.) Ve babam bana her zaman Atatürk'ü koşulsuz sevmem gerektiğini söyledi.

Koşulsuz kelimesi hep korkuttu beni. Neden koşulsuz diye sordum hep kendime. O hayat bilgisi derslerinde falan hep düşündüm bunu. Yıllar sonra, tarihin sadece tarih derslerinde anlatılan şey olduğuna inanmaktan vazgeçtim. Ve araştırmaya başladım. Karşıma bir Ermeni soykırımı çıktı, bir Dersim Katliamı çıktı. Bana bunları sorgulama hakkı vermediler lisede. Sabiha Gökçen'i kendi imkanlarımla tanıyıp sevmedim ben. Atatürk'e kendi kendime "Neden?" diye o zaman sordum. Zamanında yaşlı/çocuk/masum herkesi, herkesi öldürüp, göçe zorlarken; "Dersim'e Medeniyet Geldi!" başlıkları atan gazeteler yıllar sonra ağlattı beni. Etrafımdaki insanlar o esnada, tarih kitaplarınızda yazdığınız şanlı tarihe, şanlı savaşlara ağlıyordu.

Etrafımdaki insanlar tarafından hep yargılandım. Mesela Hrant Dink'i çok severim. Ve onu delik ayakkabılarıyla, üstüne bir gazete serilmişken tanıdım. Canım Hrant Dink'in dediklerini anlayamayacak  kadar küçükken okudum bütün yazılarını. Gazeteciliği kazandığım zaman Hrant Dink gibi gazeteci olacağımı düşünüp gülümsedim mesela kendi kendime. Ama yıllar sonra bu duygularımdan bahsettiğim zaman birisi bana dedi ki: "Sen öyle o adamın yazdığı her şeye inanma!" İşte Sayın Devlet; siz bu insanı sevdiniz, siz bütün yolları bu insana göre açtınız, siz beni, benim gibi bir sürü kişiyi sevmediniz, yargılanmasına izin verdiniz. Neden?

Bakın, ben hayatım boyunca, kendimi başka insanların yerine koymaktan vazgeçmedim. Vazgeçmeyeceğim de. Her zaman canı yanan insanlara yardım etmek istedim, onları anlamaya çalıştım. Doğuda canı yanan, unutulan bir çocuğun yerine koymaktan kendimi, hiçbir zaman çekinmedim. Kendimi bir travestinin, bir eşcinselin, bir biseksüelin yerine koymaktan utanmadım. Zaten bu benim için hiçbir zaman utanılacak bir şey olmadı. Daha sizin unuttuğunuz, sizin utandığınız, sizin unutmak istediğiniz birçok insanın yerine koydum kendimi hayatım boyunca. Şimdi size sinirle, gözyaşıyla sormak istediğim şey şu: Bu insanlar size ne yaptı? Siz ne hakla bu insanları sevmiyorsunuz?

Benim gibi düşünen birçok insan birkaç hafta önce çıktı ortaya. Nasıl mutlu oldum bilemezsiniz. Onları bulduğum, onları kazandığım için mutluluktan ağladım; sonra polisinizin şiddetinden dolayı onları kaybetmekten korktuğum için ağladım. Ve kaybettim de. Ethem'i kaybettim, Abdullah'ı kaybettim, Mehmet'i kaybettim, Zeynep'i kaybettim. Bunun için de ağladım. Hepimiz ağladık. Şundan emin olun, döktüğümüz tek bir gözyaşının bile hesabını veremeyeceksiniz.

Lice için bir arkadaşımın yorumu şu oldu mesela: "Devlet teröristin üstüne TOMA salamıyor işte." Terörist dediği insanlar, çocuklarını, kardeşlerini, eşlerini, ailelerini kaybetmek istemeyen insanlardı. Karakol istemeyen insanlar. Sanırım arkadaşım üstüne havan topu düşmesi sonucu ölen, 15 yaşındaki Ceylan'ı terörist bellemişti. Sanırım arkadaşım tam anlamıyla devlet tarafından "Unutulan" insanları terörist bellemişti. Tıpkı sizin gibi. Bu nasıl can yakıcı bir şey, bilemezsiniz.

Şimdi demek istediklerimi toplamak istiyorum. Benim gözümde siz katildiniz, katilsiniz ve her zaman katil kalacaksınız. Hiçbir zaman babamın bana söylediği gibi, sizi her şeyden çok sevmeyeceğim. İnsanlar unutabilir, insanlar hiç bilmemiş olabilir; ama hiçbir zaman katlettiğiniz, göçe zorladığınız, tecavüze uğramasına sessiz kaldığınız, sokak ortasında öylece öldürülmesine izin verdiğiniz insanları unutmayacağım, onları hep, hep seveceğim. Apolitik bir insanım dedim, yazımdan da anlıyorsunuzdur belki, ama artık apolitik olmayacağım. Gazeteci olacağımı söylemiştim, olursam eğer hiçbir zaman hükümetin köpeği olmayacağım, devletin yüceliğinden(?) bahsetmeyeceğim. Sizin hiçbir zaman yapmadığınız şeyi yapacağım, sevgiye, sevilmeye ihtiyacı olan herkesi seveceğim. Hayatım boyunca. Belki sizin sürekli söylediğiniz kadar yüce değilim, köklü değilim, güçlü değilim. Ama sevmeyi biliyorum. George Harrison da demiş; I may appear to be imperfect; my love is something you can't reject. The Beatles'ı çok sevdiğimi söylemiş miydim?

Beni sevmeyin, beni korumayın. Ben kimsenin askeri değilim, ben aşağılama hakkı bulduğunuz mezheplerin mensubu değilim, ben cinsel tercihini sorgularken kalbini kırdığınız o insanlardan da değilim. Ben sadece insanım ve kalbimdeki sevgiden başka güvenecek, sığınacak hiçbir şeyim yok. Hakkınızdaki her şey canımı yakıyor. Ve hala The Beatles'ı çok seviyorum. 



Bir gün sevebilmeniz ümidiyle. 


Ah Turgut

Tanıştırayım, soyadım Uyar. Ben zaten Turgut Uyar'ı tanıdığımdan beri memnunum, ama siz de memnun olun istiyorum. Aslında memnun olup olmamanız umrumda değil. Aslında ben de memnum değilim pek. Çünkü Uyar olmuşum bir kere, her şey yolunda, ama Tomris olamıyorum. Ailem de zamanında adımı Aybala koymadığı için her şey üstüme üstüme geliyor. 

Her zamanki gecelerden birinde elim Göğe Bakma Durağı'na gitti. Kapağı yeşil olan bir kitabı sevmemem imkansız. Kaldı ki kitap Göğe Bakma Durağı. Kitabı açıp- aslında uzatmak istemiyorum. Size şu şiir kurma çalışmasını bırakıp, usulca gitmek istiyorum. Çünkü yirmi yaşında, sevilmek ne demek bilmiyorsanız, hayat bazen sizi çat! diye kırıveriyor. Çift olmanın nasıl bir şey olduğunu bilmemeniz sonucu öyle bir tek kişilik hayata adıyorsunuz ki kendinizi, sonra bir bakıyorsunuz, baya baya üç kişilik genişlikte bir tekil hayatınız var. Gelgelelim, hasta hasta Pokemon izlerken sarılacağınız bir koku, bir hırka, bir ses yok. Bilmiyorum.

Bütün hayatımı Tomris'e imrenerek geçirdim. Turgut için bir Uyar olmuşum, her şey yolundaymış, ama Tomris olamıyorum.
Affet beni Turgut.

seni sonsuz biçiminde buldum o biçimi almıştın
sandviçlerle, kötü şehirle, terle başbaşa kalmıştın

yürüdü üstüne herkesin neonu, herkesin babaannesi
herkesin en eski olan kökü, en eski hanesi

yeşili bozup suya çevirdin, akşamı sonsuz uzattın
ne buldunsa o akşama uygun, ne buldunsa ona kattın

perdeler uzundu, rüzgar kısa, masalar üç bacaklı
masalar dört bacaklı, rüzgarlar uzun, perdeleri kısalttın

sen bir atmacanın en uzun çığlığısın her tür gökte
göğü büyüttün, otobüsleri aldın, şehirleri ufalttın

yıkılan bir kedi bir süre olarak doldurur sesini
seversin bir kanaryanın sesinden çok kendisini

denizi ve ormanı, açlığı ve başkaldırmayı ayırmadın
bırakılmış bir köşebaşının en güzel tanımıdır adın

seversin diye söylerim her şeyi, sana uygun olsun
çünkü her şeyin birbirine uygununu sen bulursun

gel ellerini ver en güzel ellerini öyle
ruhum, ateş yüreğim, kokum, birlikte öyle

Haydi çocuklar

Merhaba bebeler.
Koca bir yıl geçti, benim için lig bitti, geçen cuma okul bitti, ve bu hafta eve dönüyorum. Böyle olunca geride bıraktığım bir yılı düşünerek yazı yazmaya, bütün yılı tekrar yaşamaya, ve üniversiteye bu sene başlayacak panpalara şimdiden tavsiyeler vermeye karar verdim.

  • Ailenizden uzak bir yerde okumaya çalışın. Ailenizi ne kadar çok severseniz sevin, artık seniuzaktansevmek zamanlarına geldiniz. Ama eğer İstanbul ya da Ankara gibi efsane şehirlerde, ailenizle birlikte yaşıyorsanız; bilmiyorum amk. Ne bok yerseniz yiyin ama mutlu olacağınız bir yere kapağı atın. 
  • Denizi olan bir şehirde okumaya çalışın, çünkü sahilde içmesi, sahilde arkadaşlarınız dans ederken, körkütük sarhoş halde arkadaşlarınızdan kaçıp tekelde vodka alırken yakalanması çok eğlenceli bir olay. 
  • Eviniz yoksa üzülmeyin. Eviniz varsa çok sevinin. Eğer yurtta kalırsanız, yakın zamanda kavuşacağınız evinizin hayaliyle kendinizi avutun. Eğer yakın zamanda kavuşacağınız bir ev yoksa, siz yine yakın zamanda kavuşacağınız bir eviniz varmış gibi davranın. 
  • Hemen sigaraya başlamayın. Başladıysanız çok abartmayın. Açıkça boku yediyseniz, hemen bir kaçakçı bulun ya da sigaranızı sarın. Sigara sarmak, ya da kapı önünde sigara içmek inanılmaz saçma arkadaşlıkların temelidir, unutmayın. Mesela şu an sınıfta accayyip sevdiğim bir arkadaşım var, ikimiz de sigara içiyoruz, ve ikimiz de nasıl tanıştığımızı bilmiyoruz. GİBİ. 
  • Eğer yurtta kalıyorsanız, kendinizi mutlu etmek için saçma sapan, inanılmaz derecede gereksiz şeyler alın. Mesela alt ranzada yatıyorsanız benim gibi tepenize bir Galatasaray bayrağı asıp, zaten göt kadar olan yatış alanınızı iyice küçültebilir, gece sinir krizleri geçirebilirsiniz. Ama Galatasaray'a değer...
  • Sınıf arkadaşlarınızla çabuk kaynaşın. Tamam, asosyal olabilirsiniz. AMA SAKIN BİR AY BOYUNCA YURTTAN ÇIKMAMAK GİBİ DANGALAKÇA BİR ŞEY YAPMAYIN. Çünkü ben bunu yaptım çocuklar. Bunu yaptım ve bir ay sonunda ciddi ciddi yürüyemiyordum...
  • Devamsızlığınızı birden harcamayın. Yoksa benim gibi üç ay boyunca gıkınızı bile çıkarmadan okula gitmek zorunda kalırsınız, ve bu pek hoş bir şey değil...
  • Saçma sapan bahislere girin. Bunun sonucunda şaşırtıcı gelişmeler yaşanabilir. Mesela ben bütün sınıf, eski lise arkadaşlarım, annem, ve yeni arkadaşlarımın arkadaşlarıyla Muslera ile beş yıl içinde evlenme bahsine girdim ve şu an hafif bir göt korkusu eşliğinde İspanyolca ve İtalyanca öğreniyorum. Çünkü şu yavru kekliğe sanırım değer; 

  • Futbol seven bir insansanız, hiç maç kaçırmayın. Sınıf arkadaşlarınız bu konuda zaten yeterince istekli olacaktır. Şampiyonluklarda hemen meydana inin, ne bileyim; boynunuza bayrak bağlayın, holigan şapkası alın. Maçlarda sevdiğiniz futbolcu çıkınca kikirdeyin. BÖYLELİKLE MEKANI İŞLETEN AMCA SİZİ MUSLERA'NIN MANİTASI OLARAK AKLINA KAZIR. Bu arada, rica ediyorum, Muslera'ya sulanmayın. Bakın, iki aydır dil öğreneceğim diye çektiğim acının haddi hesabı yok...
  • Eve döndüğünüz zamanlarda, hemen aile büyüklerini ziyaret edin. Ne kadar aile büyüğü, o kadar para.
  • Çok yakın arkadaşlarınız başka şehirlerde okuyorsa, mutlaka onların yanına gidin. Mesela ben yılbaşında İstanbul'a panpalarımın yanına gittim ve en son on ikide Kadıköy'deki kutlamalara balkondan İNSAN UYUYOR LAN BURDA İNSAN AŞAĞIYA İNERSEM HEPİNİZİ GEBERTİRİM diye bağırdım. Çünkü bok varmış gibi çok içmiştim ve cidden bok varmış. ÇÜNKÜ ÇOK EĞLENCELİYDİ. 
  • Mutlaka dizi arşivi yapın. Yurtta kalan arkadaşlar için How I Met Your Mother çok faydalı olabilir. Dexter iyidir, ama sürekli izlenemez. Ama başladığınızda da bırakamazsınız. O yüzden final ya da vize zamanlarında Dexter ya da Game of Thrones gibi efsanelerden uzak durun. 
  • Kendinize film gecesi yapın. Star Wars deneyin. Star Wars 4-5-6 izlediğiniz bir geceden sonra uyuyacağınız o uyku, hayatınızın en bilimli kurgulu rüyalarına ev sahipliği yapacak. 
  • Sabahları okula gitmek istemediğiniz, ama gitmek zorunda olduğunuz günler için yolda yürürken çok mutlu olacağım şarkı listesi yapın. İşe accayyip derecede yarayacaktır. 
  • Mutlu olun. Efsanesiniz, güzelsiniz, yakışıklısınız, ve cidden dışarıdaki hayat çok güzel. Değerini bilin. Hepinizin gözlerinden öpüyorum. 
  • PS: Eğer Antalya'yı kazanırsanız, İletişim Fakültesinde beni bulun. Size Koyu Siyah'ta bira ısmarlayacağım. SONRA IŞIKLARA GİDERİZ DİMİ LAN :')

bir daha içersem ne olsun...

dün sınıf arkadaşlarımla beraber pikniğe gitmem, yine sınıf arkadaşlarımla yaklaşık dört saat boyunca düşe düşe futbol oynamam, -DEFANSTA HARİKALAR YARATMAM...- sonra sahilde içmeye başlamam, sonra yurtta da içmeye devam etmem, yaklaşık dokuz defa yataktan düşmem sonucu sabaha kavuşabildim. sabah ayılabilmek için yaklaşık iki saat boyunca kafamı suyun altında tutunca, ister istemez tanrı halime üzülüp bana bir güç verdi. ben de o güçle, insanlığa lazım olan çok önemli bir şeyi yaptım; DUŞTA DİNLENECEK ŞARKILAR LİSTESİ. bence çok iyi oldu, çok da güzel oldu. 

-allah bismillah demeden bütün şarkıları listeye deptiğim için bence tadı daha bir güzel oldu. hayrını görün.-

ac/dc - back in black
the beatles - act naturally
mirkelam - asuman pansuman
the beatles - back in the u.s.s.r.
arctic monkeys - the bad thing
arctic monkeys - balaclava
the beatles - the ballad of john and yoko
mirkelam - bir fotoğraf çekinebilir miyiz?
blues brothers band - sweet home chicago
the rolling stones - brown sugar
arctic monkeys - choo choo
arctic monkeys - dancing shoes
beyonce ft. jay-z - deja vu
survivor - eye of the tiger
arctic monkeys - fake tales of san francisco
arctic monkeys - from the ritz to the rubble -dün gecenin şerefine ayrı bir seviyorum...-
jennifer lopez - get right
ac/dc - highway to hell
the rolling stones - (I can't get no) satisfaction
arctic monkeys -  when the sun goes down
the beatles - I saw her standing there
the beatles - I wanna be your man
the beatles - I'm down
led zeppelin - american woman
led zeppelin - good times bad times
led zeppelin - heartbreaker
led zeppelin -  whole lotta love
led zeppelin - the ocean
george baker selection - little green bag

stealers wheel - stuck in the middle with you

the black keys -  lonely boy
black eyed peas - let's get it started
arctic monkeys - mardy bum
the rolling stones - miss you
maroon 5 ft. christina aguilera - moves like jagger
the beatles - old brown shoe
sgcghchfh. şey. one direction - what makes you beautifuflfjlhlkdsffg.
blondie - one way or another
arctic monkeys - r u mine?
blues brothers band - rawhide
red hot chili peppers - give it away
red hot chili peppers - dani canifornia
styx - renegade
blues brothers band - everybody needs somebody to love
robbie williams - rudebox
the beatles - sgt. pepper's lonely hearts club band
blues brothers band and ray charles - shake a tail feather
joss stone - son of a preacher man  -aslı ne kadar güzelse, joss hali de o kadar efsane.-
gogol bordello - start wearing purple -gönül isterdi ki gogol panpalarla daha çok vakit geçirelim, lakin olmadı.-
franz ferdinand - take me out
arctic monkeys - wavin bye to the train or the bus
the beatles - twist and shout
bon jovi - wanted dead or alive
warrant - cherry pie
queen - we will rock you & we are the champions
fun. - some nights
fun. - one foot
athena - öpücük
boney m - daddy cool
boston - carry on my wayward son
chuck berry - you never can tell
the cure - friday I'm in love
depeche mode- master and servant
elvis presley - jailhouse rock
joan jett & the blackhearts - I love rock'n roll
james brown - please please please
joe tex - I gotcha
will smith - welcome to miami

sanırım bu kadardı. belki daha fazladır ama bilmiyorum. aslında şu an kafamı merak ediyorum. 

bu da BEN İYİYİM... temalı fotoğrafım olsun. 
hepinizi öpüyorum.