space

space
Uyandığımdan beri internet sayesinde tanıma fırsatı bulduğum insanların tumblr hesaplarına baktım. Herkes değişmiş, herkes güzelleşmiş ama yaşlanmış.
Sonra bi ara tumblr açacaktım çünkü zamanında tumblr'da popüler olmamıştım ve bu ağrıma gitti. Tam hesap oluşturacakken dedim yoo. Burda iyiyim. Burda mal gibi konuşuyorum, adam gibi konuştuğum zaman da üç beş kişi içleniyor. Alıştığım düzen a a a akkkaaaarr.

Ağustosun geçmesi ve eylülün gelmesi lazım. Overdose tumblrdan öleceğim için demiyorum bunu, çünkü eylül benim için hep çok beğendiğim ama içini dolduramadığım güzel ajandanın bir hevesle doldurulmuş ilk sayfası gibi. Beğendiğim ajandaların bir hevesle ilk sayfasını doldurmak>

Koca temmuz boyunca tek yaptığım şey Philadelphia-Seinfeld-Friends izlemek ve duş almadan önce eyeliner çekme pratiği yapmak oldu. Netice olarak kusursuz eyeliner çekiyorum ve ağustosa ulaştım.

Ne yapalım. Allah bereket falan versin.
Yaklaşık 20 gündür falan üç beş insanın olduğu yerlere megafonla girip YEMİN EDİYORUM BIKTIM HEPİNİZDEN AQ İNSANLARI diye bağırarak, sonra sırtıma bağladığım roketle Uranüs'e gitmeyi falan planlıyorum. 
Çünkü kendim başta olmak üzere, dünya üzerindeki bütün insanlardan bıktım. Yirmi yaşında yeniden ergenliğin ilk seviyesinden mi başladım aq. Bilmiyorum. 

Haziran ayının başlarında kalp kırıklığının da verdiği bir hevesle yepyeni, kültürün ağzına sıçıp biraz para kazanacağım bir hayat planlamıştım ve çok kararlıydım. Sonra sadece bir kitap okudum -sonra altı tane kitaba başladım-, ilk ay biraz para kazandım, sonra film falan izledim. Nedense hep deneysel film izleyip, izlerken HAY SENİN DERDİNİ DENEYSELLİĞİNİ  SİKEYİM AQ diye isyan edip akşam gmail grubuna "Hmmm evet gerçekten hakkında konuşmamız gereken bir film. Jarmusch abiye gönderme de var hmmm." muhabbetlerine girdim. 

Sonra metrobüs şoförü amcayla kavga ettiğim için kafamı cama dayayıp ağladım. Çünkü İstanbul bu ülke sınırları içinde yaşamak istediğim yerlerin başındaydı -liste zaten iki şehirden oluşuyor aq.- ve metrobüs şoförünün bana böyle davranması, ya da insanların hayvan gibi metrobüse binmeye çalışması falan ağrıma gitti. Metrobüs boşalınca amca sonra benden özür diledi, bu sefer de adam üzüldü boşu boşuna diye ağlaya ağlaya eve gittim. Sonra baya baya bu ülkede yaşamak istemiyorum bari dil geliştireyim de okul bitince siktirip gideyim diye ingilizce roman ve birkaç renkli kalem aldım. Kitabı baş ucuma koyduktan sonra İngiltere'de film akademilerine falan baktım. Bi tanesi inanılmaz daşşaklıydı, yine hayal kurup başka hiçbir şey yapmayarak tavrımı ortaya koydum.

Kitabı alalı üç gün oldu, kapağı açılmadı, onun yerine danalar gibi iki sezon Suits indi. 
Bana da Harvey Specter diyerek ağız suyu akıtmak düştü.

İnanılmaz hayatım var.  
20 yaş, sanki göğsümüzün üstünde öküz beslemek için erken bir yaş.
S.A.
HER ŞEYİ KOMPLE DEĞİŞTİRDİM.

Çünkü artık sıkıldım çocuklar. 2009 yılından beri hiçbir şeyi değiştirmemiş olmak biraz sinirimi bozdu, biraz da Almanya-Brezilya maçından sonra yapacak bir şey bulamadım.

Blogumun başına da hayatımda yaptığım en başarılı photoshop çalışmasını koydum ki ibret alın. Adobe photoshop CS5 akar xDxDDDxD

Artık susmak istiyorum.
Cümleten hayırlı yakşamlar.
Merhaba.

Aileleri boşanan bütün çocuklara Allah sekiz on tane daha sabır versin, ne bileyim, huzur versin.
Çünkü sanırım bütün boşanan aile çocukları iki tarafın sürekli olarak kendilerini, kendi tarafına çekiştirmesinden bıkmıştır.
Vallahi iğrenç aq.

Neyse. Buna nerdeyse dokuz yıldır dayanıyorum, bi elli dokuz yıl daha dayansam yeter. Sonra bye bye miss american pie.

Umarım öldükten sonra bir hayat daha yaşarım çünkü o hayatta astronom olmaya karar verdim. Hatta öbür hayatımda muhteşem gazetecilik bilgilerimi, uzay bilgimle harmanlayıp uzay gazetesi çıkaracağım.

Muazzam hayal.
Bugün bütün baba tarafı yemek yedik. Yemekten sonra sandalyeler masaların etrafında döndü, herkes birbiriyle konuşmaya başladı.

Bir ara yüzümün tiksinme ifadesinden dolayı ağrıdığını hissettim. Hiçbir aile bireyiyle, ev olarak adlandırılan hiçbir yerde mutlu olmamam ne anlama geliyor bilmiyorum.

Belki amına koduğumun özgürlük isteğidir, belki sadece klasik bir ergenlik tribidir.

Sanırım 259 yaşına kadar ergenlikten çıkamayacağım ve sanırım ben artık yarına kadar bile yaşamak istemiyorum.

Tükettiğim gıdaları küçük ve aç çocukların, hayvanların yiyebileceğini, bir kız çocuğu olarak bana verilen okuma imkanlarının benden sonra o küçük kızlar arasında paylaştırılacağını bilseydim, nefret ettiğim evimde benim yerime ve benden sonra, savaşın ortasında kalmış ailelerin ve hayvanların kalacağını bilseydim, insanların ölümünden sonra böyle bir düzenin işleyeceğini bilseydim şu an kendimi yok ederdim.

Ama bu kocaman bir yalan.

Sadece, ölümden sonra başıma gelecek şeylerin ne olduğunu bilseydim, ve o şeyler hoşuma gitseydi burdaki düzen zerre kadar umrumda olmazdı ve mükemmel bir silahla kafama sıkardım.

İşte bunlar beni çok iğrenç bir şey yapıyor.

En güzel yerinde evin.

Eş dostun evinde oturuyoruz. Ev çatı katı, sıcağa rağmen mükemmel rüzgar var içerde, ama biz oturmuşuz öyle. Afedersiniz ama yerlerimiz yarrak gibi. Saçlarımız uçuşmuyor, sırtımızdan mis gibi soğuk ürpertiler geçmiyor.

Ama ne hikmetse sen yine en güzel yerde oturuyorsun, içimizde en güzel saçları olan sensin ve saçların uçuşuyor. 

Niye böyle bilmiyorum.

İçimizde en güzel neden sensin mesela. Neden senden başka hiçkimseyle hiçbir şey yapmak istemeyeceğimi düşünüp duruyorum. Bak, yapamamak değil; yapmak istememek. En azından bir noktaya kadar acizim. 

Evin en güzel noktasında oturuyorsun. evin sana en uzak noktasında oturuyorum. En güzel saçların uçuşuyor, afedersiniz ama en yarrak gibi saçlarım uçuşmuyor. Hatta burası çok sıcak olduğu için keçeleşti. Acaba saçlarımı kestirdim diye buraya geldik? 

Neden içimizde en güzel sensin mesela. En güzel şeylere alışkın olmadığım için mi buraya geldik? Ben en güzel uzun, dalgalı saçları taşıyamam diye mi? Ben en güzel sarılmadan, birbirimizi terletmeden uyumaları sevmedim diye mi? Ben en güzel, en saçma dalga geçmelerde gözlerimi silmek için kaçtım diye mi? 

Neden buraya geldik?

Mesela içimizde, en güzel neden sensin. Ben en olmasa da biraz güzel olamadım diye mi buraya geldik? Ben en olmasa da, biraz güzel saçlara sahip olmadığım için mi buraya geldik? Ben en olmasa da, biraz güzel ve saçma şeylere koca dişlerimle gülemedim diye mi buraya geldik? Ben en güzel sarılmalı uyumayı senden çok farklı anladım diye mi artık ayrı yataklarda terleyerek uyuyoruz. 

Bana niye buraya geldiğimizi söyle. 

Başka bir açıdan yaklaşalım. Sen nasıl bu kadar güzelsin mesela. Kulaklarıma göre kocaman kulakların varken, parmakların çarpıkken, benim omuzlarımdan daha küçük omuzların varken, saçların yıllar sonra dökülecekken, dişlerin benim dişlerimden daha küçük ve çarpıkken; neden sen içimizde en güzelsin mesela. 

Bana neden bu kadar güzel olduğunu söyle. 

Bana en güzel kollarla sarılıyorsun, sana en olmasa da, biraz güzel olan kollarla sarılıyorum. Beni en güzel dudaklarla alnımdan öpüyorsun, sana en olmasa da, güzel dudaklarla yetişmeye çalışıyorum. Parmaklarımın üstüne çıkınca yanaklarına anca varıyorum. Bana dünyanın en güzel sesleriyle bir şeyler söylüyorsun, ben en olmasa da, biraz güzel seslerle ne yapıp ne edip seni sinir ediyorum. 

Sonra buraya geliyoruz. 

Neden en güzel olduğunu anlayamadığım ve neden burda olduğumuza hala cevap vermediğin bu noktada, bekliyoruz. Sarılıyoruz ama ikimiz de en değiliz. Öpüşmelerimiz en değil. Yanaklarını öpmek için sarf ettiğim çaba "eeh"lik. Seslerimiz normal. Normal bile değil aslında, o enli günlerimize göre baya uzakta kalmış. 

Ama bunlara rağmen hala en güzel olan sensin ve ben buna dayanamıyorum. En güzel rüzgarlar yine senin saçlarında, senin sırtında. En güzel sesler yine senin sesinde gizli. Saçlarının her dalgası burdaki herkesten daha güzel. 
Sen eskisi gibi güzelsin. Ben eskisinden daha kötü bir halde, saçlarımda rüzgarlar olmadan, odanın sana olan en uzak noktasından seni izliyorum. 

Eş dostun evinde oturuyoruz. Ev çatı katı, sıcağa rağmen mükemmel rüzgar var içerde, ama biz oturmuşuz öyle. Afedersiniz ama yerlerimiz yarrak gibi. Saçlarımız uçuşmuyor, sırtımızdan mis gibi soğuk ürpertiler geçmiyor.

Ama ne hikmetse sen yine en güzel yerde oturuyorsun, içimizde en güzel saçları olan sensin ve saçların uçuşuyor. 

En güzel içimizde, sensin mesela.