space

space

Maxi Kids acayip işsizmiş.

Yazmak istiyorum aslında ama yazasım gelmiyor. Yazacak bir şeyim yok ama kendime yazması için ısrar ettim.

2. anne evinden kovulma olimpiyatları bu sene yine nefes kesici. Bu sefer bu olimpiyatları başlatan efsane hareketimiz, garip anamın kafama dolu bir okul çantasını fırlatmasıydı. Sonra oyuncaklarımla Muslera atkımı alıp evi terk ettim. Babamın evine gelince bu akıl almaz derecede lazım olan iki eşyaya bakıp kendime küfrettim. Sanırım yarın eve geri döneceğim. Çünkü bilgisayarımı almadım, çünkü yazmaya başladığım kitabı özlüyorum. Kitap haline gelen şeyi de internetin beş dakikalığına kesilmesi sonucu yazmaya başlamıştım.

Sınırsız internet çok acayip bir şey. Günlerdir manyak gibi, sezon sezon dizi indiriyorum. Sonra bazı insanların hayatını dikizliyorum. Bazılarını baya kıskanıyorum. Ne yapayım lan. Yani bazılarınız çılgınlar gibi üniversite hayatı yaşıyor, çılgınlar gibi tatil yapıyor, çılgınlar gibi yurt dışına çıkıyor. Mesela biriniz Chicago'ya giderse, o birinizin üstüne poke topu gibi atacağım kendimi. Olm çok ayıp ama kıskanıyorum. Bok gibi param olsa ben size gününüzü gösterirdim. Ama bok gibi param yok ve bunları yazdığıma göre sizin bok gibi paranız var. İyi amk gezin, ama Chicago'ya gidecekseniz iki defa düşünün...

Günlerdir küçüklüğümde kazandığım bir cd'yi dinliyorum. Sanırım cd'nin adı Maxi Kids. İçinde böyle çocukların zıplayabileceği, at koşturabileceği şarkılar var. Cd'nin ikinci şarkısı Mambo No. 5 adlı deli dehşet eğlenceli bir şarkı. Bilmeyen arkadaşlar Televole izlemişlerse şarkıyı çok rahat hatırlayacaklardır. Televole çalışanlarının hepsine ıslak atletle dalmak istiyorum.

Hayatta başımıza gelen birtakım saçmalıkları basiret bağlanması olarak açıklayabilmemiz çok rahatlatıcı bir şey. Basireti bağlanan insanları çok seviyorum. Basireti bağlanan ve Star Trek'e gereken önemi veren bir erkekle evlenebilirim. Muslera'yla da evlenebilirim, Star Trek seviyorsa neden olmasın.

                                         
                                            İnci capsleri yüzünden bir gün can vereceğim...

Açık Mektup

Sayın Devlet, ya da bunu kim okuyacaksa;

İyi akşamlar. Neden sizinle konuşmak istediğimi bilmiyorum, aslında biliyorum, galiba artık vicdanım dayanmıyor ve size anlatmak zorundayım. Bu küçük siteden beni nasıl duyacaksınız bilmiyorum, ama insan duymak istediği zaman duyuyor işte. En büyük kanıtı baş belanız Twitter mesela, biliyorsunuz. 

Öncelikle kendimi tanıtmak istiyorum. Ama biraz korkuyorum da. O yüzden adım B., soyadım U. olsun. 19 yaşındayım. Gazetecilik öğrencisiyim. Emekli bir astsubayın ve hala çalışan bir sınıf öğretmeninin kızıyım. Özellikle belirtmek istiyorum ki, birkaç hafta öncesine kadar apolitiktim ve dünyanın daha iyi bir yer olmasını sağlayabilecek tek şey, benim için All You Need İs Love adlı bir şarkıydı.

Söylediğim gibi, ben bir astsubayın kızıyım. Bu nedenle çocukluğum boyunca gezdim. İstanbul'dan Urfa'ya, Ankara'dan Denizli'ye. Birçok okul değiştirdim, birçok sıraya oturdum, haliyle birçok sıra arkadaşım oldu. Çok mahalle de değiştirdim, bunların sonucunda futbol oynadığım çok mahalle arkadaşım da oldu. İnanın, hiçbiri benzer değildi. Bana göre çok esmer olan, bana göre farklı konuşan, bana göre farklı ibadet eden bir sürü insan tanıdım. Ve bunu üzülerek, üzülmenizi isteyerek söylüyorum ki, siz farklı olduğumuzu söyleyene kadar, ben farklı olduğumuzu bilmiyordum. 

Tekrar söylüyorum, ben bir astsubayın kızıyım. Asker evladı olmak zordur. Eminim ki polis evladı olmak da öyle. Devleti, halkı korumak adına yetiştirdiğiniz insanlar, yakınlarının canını deli gibi yakan insanlar aynı zamanda. Siz bunu hiç görmüyorsunuz. Görüyorsunuz, ama üstünde hiç durmuyorsunuz belki de. Size tavsiye vermem ne kadar doğru bilmiyorum ama; görün. Görüyorsanız da üstünde durun.

Asker evladı olmak zor dedim. Devam etmek istiyorum. Babam bana devleti her zaman çok sevmem, çok ama çok sevmem, hayattaki her şeyden çok sevmem gerektiğini söyledi bana. Ne yalan söyleyeyim, çocuktum ve devleti hayattaki her şeyden çok sevecek kadar ciddi olmadım hiçbir zaman. (Yıllar sonra bunun ciddiyetle alakası olmadığını anladım. Sanırım o zamanlarda da olduğu gibi, vicdan sahibiydim. Bunun için sevmedim devleti.) Ve babam bana her zaman Atatürk'ü koşulsuz sevmem gerektiğini söyledi.

Koşulsuz kelimesi hep korkuttu beni. Neden koşulsuz diye sordum hep kendime. O hayat bilgisi derslerinde falan hep düşündüm bunu. Yıllar sonra, tarihin sadece tarih derslerinde anlatılan şey olduğuna inanmaktan vazgeçtim. Ve araştırmaya başladım. Karşıma bir Ermeni soykırımı çıktı, bir Dersim Katliamı çıktı. Bana bunları sorgulama hakkı vermediler lisede. Sabiha Gökçen'i kendi imkanlarımla tanıyıp sevmedim ben. Atatürk'e kendi kendime "Neden?" diye o zaman sordum. Zamanında yaşlı/çocuk/masum herkesi, herkesi öldürüp, göçe zorlarken; "Dersim'e Medeniyet Geldi!" başlıkları atan gazeteler yıllar sonra ağlattı beni. Etrafımdaki insanlar o esnada, tarih kitaplarınızda yazdığınız şanlı tarihe, şanlı savaşlara ağlıyordu.

Etrafımdaki insanlar tarafından hep yargılandım. Mesela Hrant Dink'i çok severim. Ve onu delik ayakkabılarıyla, üstüne bir gazete serilmişken tanıdım. Canım Hrant Dink'in dediklerini anlayamayacak  kadar küçükken okudum bütün yazılarını. Gazeteciliği kazandığım zaman Hrant Dink gibi gazeteci olacağımı düşünüp gülümsedim mesela kendi kendime. Ama yıllar sonra bu duygularımdan bahsettiğim zaman birisi bana dedi ki: "Sen öyle o adamın yazdığı her şeye inanma!" İşte Sayın Devlet; siz bu insanı sevdiniz, siz bütün yolları bu insana göre açtınız, siz beni, benim gibi bir sürü kişiyi sevmediniz, yargılanmasına izin verdiniz. Neden?

Bakın, ben hayatım boyunca, kendimi başka insanların yerine koymaktan vazgeçmedim. Vazgeçmeyeceğim de. Her zaman canı yanan insanlara yardım etmek istedim, onları anlamaya çalıştım. Doğuda canı yanan, unutulan bir çocuğun yerine koymaktan kendimi, hiçbir zaman çekinmedim. Kendimi bir travestinin, bir eşcinselin, bir biseksüelin yerine koymaktan utanmadım. Zaten bu benim için hiçbir zaman utanılacak bir şey olmadı. Daha sizin unuttuğunuz, sizin utandığınız, sizin unutmak istediğiniz birçok insanın yerine koydum kendimi hayatım boyunca. Şimdi size sinirle, gözyaşıyla sormak istediğim şey şu: Bu insanlar size ne yaptı? Siz ne hakla bu insanları sevmiyorsunuz?

Benim gibi düşünen birçok insan birkaç hafta önce çıktı ortaya. Nasıl mutlu oldum bilemezsiniz. Onları bulduğum, onları kazandığım için mutluluktan ağladım; sonra polisinizin şiddetinden dolayı onları kaybetmekten korktuğum için ağladım. Ve kaybettim de. Ethem'i kaybettim, Abdullah'ı kaybettim, Mehmet'i kaybettim, Zeynep'i kaybettim. Bunun için de ağladım. Hepimiz ağladık. Şundan emin olun, döktüğümüz tek bir gözyaşının bile hesabını veremeyeceksiniz.

Lice için bir arkadaşımın yorumu şu oldu mesela: "Devlet teröristin üstüne TOMA salamıyor işte." Terörist dediği insanlar, çocuklarını, kardeşlerini, eşlerini, ailelerini kaybetmek istemeyen insanlardı. Karakol istemeyen insanlar. Sanırım arkadaşım üstüne havan topu düşmesi sonucu ölen, 15 yaşındaki Ceylan'ı terörist bellemişti. Sanırım arkadaşım tam anlamıyla devlet tarafından "Unutulan" insanları terörist bellemişti. Tıpkı sizin gibi. Bu nasıl can yakıcı bir şey, bilemezsiniz.

Şimdi demek istediklerimi toplamak istiyorum. Benim gözümde siz katildiniz, katilsiniz ve her zaman katil kalacaksınız. Hiçbir zaman babamın bana söylediği gibi, sizi her şeyden çok sevmeyeceğim. İnsanlar unutabilir, insanlar hiç bilmemiş olabilir; ama hiçbir zaman katlettiğiniz, göçe zorladığınız, tecavüze uğramasına sessiz kaldığınız, sokak ortasında öylece öldürülmesine izin verdiğiniz insanları unutmayacağım, onları hep, hep seveceğim. Apolitik bir insanım dedim, yazımdan da anlıyorsunuzdur belki, ama artık apolitik olmayacağım. Gazeteci olacağımı söylemiştim, olursam eğer hiçbir zaman hükümetin köpeği olmayacağım, devletin yüceliğinden(?) bahsetmeyeceğim. Sizin hiçbir zaman yapmadığınız şeyi yapacağım, sevgiye, sevilmeye ihtiyacı olan herkesi seveceğim. Hayatım boyunca. Belki sizin sürekli söylediğiniz kadar yüce değilim, köklü değilim, güçlü değilim. Ama sevmeyi biliyorum. George Harrison da demiş; I may appear to be imperfect; my love is something you can't reject. The Beatles'ı çok sevdiğimi söylemiş miydim?

Beni sevmeyin, beni korumayın. Ben kimsenin askeri değilim, ben aşağılama hakkı bulduğunuz mezheplerin mensubu değilim, ben cinsel tercihini sorgularken kalbini kırdığınız o insanlardan da değilim. Ben sadece insanım ve kalbimdeki sevgiden başka güvenecek, sığınacak hiçbir şeyim yok. Hakkınızdaki her şey canımı yakıyor. Ve hala The Beatles'ı çok seviyorum. 



Bir gün sevebilmeniz ümidiyle. 


Ah Turgut

Tanıştırayım, soyadım Uyar. Ben zaten Turgut Uyar'ı tanıdığımdan beri memnunum, ama siz de memnun olun istiyorum. Aslında memnun olup olmamanız umrumda değil. Aslında ben de memnum değilim pek. Çünkü Uyar olmuşum bir kere, her şey yolunda, ama Tomris olamıyorum. Ailem de zamanında adımı Aybala koymadığı için her şey üstüme üstüme geliyor. 

Her zamanki gecelerden birinde elim Göğe Bakma Durağı'na gitti. Kapağı yeşil olan bir kitabı sevmemem imkansız. Kaldı ki kitap Göğe Bakma Durağı. Kitabı açıp- aslında uzatmak istemiyorum. Size şu şiir kurma çalışmasını bırakıp, usulca gitmek istiyorum. Çünkü yirmi yaşında, sevilmek ne demek bilmiyorsanız, hayat bazen sizi çat! diye kırıveriyor. Çift olmanın nasıl bir şey olduğunu bilmemeniz sonucu öyle bir tek kişilik hayata adıyorsunuz ki kendinizi, sonra bir bakıyorsunuz, baya baya üç kişilik genişlikte bir tekil hayatınız var. Gelgelelim, hasta hasta Pokemon izlerken sarılacağınız bir koku, bir hırka, bir ses yok. Bilmiyorum.

Bütün hayatımı Tomris'e imrenerek geçirdim. Turgut için bir Uyar olmuşum, her şey yolundaymış, ama Tomris olamıyorum.
Affet beni Turgut.

seni sonsuz biçiminde buldum o biçimi almıştın
sandviçlerle, kötü şehirle, terle başbaşa kalmıştın

yürüdü üstüne herkesin neonu, herkesin babaannesi
herkesin en eski olan kökü, en eski hanesi

yeşili bozup suya çevirdin, akşamı sonsuz uzattın
ne buldunsa o akşama uygun, ne buldunsa ona kattın

perdeler uzundu, rüzgar kısa, masalar üç bacaklı
masalar dört bacaklı, rüzgarlar uzun, perdeleri kısalttın

sen bir atmacanın en uzun çığlığısın her tür gökte
göğü büyüttün, otobüsleri aldın, şehirleri ufalttın

yıkılan bir kedi bir süre olarak doldurur sesini
seversin bir kanaryanın sesinden çok kendisini

denizi ve ormanı, açlığı ve başkaldırmayı ayırmadın
bırakılmış bir köşebaşının en güzel tanımıdır adın

seversin diye söylerim her şeyi, sana uygun olsun
çünkü her şeyin birbirine uygununu sen bulursun

gel ellerini ver en güzel ellerini öyle
ruhum, ateş yüreğim, kokum, birlikte öyle

Haydi çocuklar

Merhaba bebeler.
Koca bir yıl geçti, benim için lig bitti, geçen cuma okul bitti, ve bu hafta eve dönüyorum. Böyle olunca geride bıraktığım bir yılı düşünerek yazı yazmaya, bütün yılı tekrar yaşamaya, ve üniversiteye bu sene başlayacak panpalara şimdiden tavsiyeler vermeye karar verdim.

  • Ailenizden uzak bir yerde okumaya çalışın. Ailenizi ne kadar çok severseniz sevin, artık seniuzaktansevmek zamanlarına geldiniz. Ama eğer İstanbul ya da Ankara gibi efsane şehirlerde, ailenizle birlikte yaşıyorsanız; bilmiyorum amk. Ne bok yerseniz yiyin ama mutlu olacağınız bir yere kapağı atın. 
  • Denizi olan bir şehirde okumaya çalışın, çünkü sahilde içmesi, sahilde arkadaşlarınız dans ederken, körkütük sarhoş halde arkadaşlarınızdan kaçıp tekelde vodka alırken yakalanması çok eğlenceli bir olay. 
  • Eviniz yoksa üzülmeyin. Eviniz varsa çok sevinin. Eğer yurtta kalırsanız, yakın zamanda kavuşacağınız evinizin hayaliyle kendinizi avutun. Eğer yakın zamanda kavuşacağınız bir ev yoksa, siz yine yakın zamanda kavuşacağınız bir eviniz varmış gibi davranın. 
  • Hemen sigaraya başlamayın. Başladıysanız çok abartmayın. Açıkça boku yediyseniz, hemen bir kaçakçı bulun ya da sigaranızı sarın. Sigara sarmak, ya da kapı önünde sigara içmek inanılmaz saçma arkadaşlıkların temelidir, unutmayın. Mesela şu an sınıfta accayyip sevdiğim bir arkadaşım var, ikimiz de sigara içiyoruz, ve ikimiz de nasıl tanıştığımızı bilmiyoruz. GİBİ. 
  • Eğer yurtta kalıyorsanız, kendinizi mutlu etmek için saçma sapan, inanılmaz derecede gereksiz şeyler alın. Mesela alt ranzada yatıyorsanız benim gibi tepenize bir Galatasaray bayrağı asıp, zaten göt kadar olan yatış alanınızı iyice küçültebilir, gece sinir krizleri geçirebilirsiniz. Ama Galatasaray'a değer...
  • Sınıf arkadaşlarınızla çabuk kaynaşın. Tamam, asosyal olabilirsiniz. AMA SAKIN BİR AY BOYUNCA YURTTAN ÇIKMAMAK GİBİ DANGALAKÇA BİR ŞEY YAPMAYIN. Çünkü ben bunu yaptım çocuklar. Bunu yaptım ve bir ay sonunda ciddi ciddi yürüyemiyordum...
  • Devamsızlığınızı birden harcamayın. Yoksa benim gibi üç ay boyunca gıkınızı bile çıkarmadan okula gitmek zorunda kalırsınız, ve bu pek hoş bir şey değil...
  • Saçma sapan bahislere girin. Bunun sonucunda şaşırtıcı gelişmeler yaşanabilir. Mesela ben bütün sınıf, eski lise arkadaşlarım, annem, ve yeni arkadaşlarımın arkadaşlarıyla Muslera ile beş yıl içinde evlenme bahsine girdim ve şu an hafif bir göt korkusu eşliğinde İspanyolca ve İtalyanca öğreniyorum. Çünkü şu yavru kekliğe sanırım değer; 

  • Futbol seven bir insansanız, hiç maç kaçırmayın. Sınıf arkadaşlarınız bu konuda zaten yeterince istekli olacaktır. Şampiyonluklarda hemen meydana inin, ne bileyim; boynunuza bayrak bağlayın, holigan şapkası alın. Maçlarda sevdiğiniz futbolcu çıkınca kikirdeyin. BÖYLELİKLE MEKANI İŞLETEN AMCA SİZİ MUSLERA'NIN MANİTASI OLARAK AKLINA KAZIR. Bu arada, rica ediyorum, Muslera'ya sulanmayın. Bakın, iki aydır dil öğreneceğim diye çektiğim acının haddi hesabı yok...
  • Eve döndüğünüz zamanlarda, hemen aile büyüklerini ziyaret edin. Ne kadar aile büyüğü, o kadar para.
  • Çok yakın arkadaşlarınız başka şehirlerde okuyorsa, mutlaka onların yanına gidin. Mesela ben yılbaşında İstanbul'a panpalarımın yanına gittim ve en son on ikide Kadıköy'deki kutlamalara balkondan İNSAN UYUYOR LAN BURDA İNSAN AŞAĞIYA İNERSEM HEPİNİZİ GEBERTİRİM diye bağırdım. Çünkü bok varmış gibi çok içmiştim ve cidden bok varmış. ÇÜNKÜ ÇOK EĞLENCELİYDİ. 
  • Mutlaka dizi arşivi yapın. Yurtta kalan arkadaşlar için How I Met Your Mother çok faydalı olabilir. Dexter iyidir, ama sürekli izlenemez. Ama başladığınızda da bırakamazsınız. O yüzden final ya da vize zamanlarında Dexter ya da Game of Thrones gibi efsanelerden uzak durun. 
  • Kendinize film gecesi yapın. Star Wars deneyin. Star Wars 4-5-6 izlediğiniz bir geceden sonra uyuyacağınız o uyku, hayatınızın en bilimli kurgulu rüyalarına ev sahipliği yapacak. 
  • Sabahları okula gitmek istemediğiniz, ama gitmek zorunda olduğunuz günler için yolda yürürken çok mutlu olacağım şarkı listesi yapın. İşe accayyip derecede yarayacaktır. 
  • Mutlu olun. Efsanesiniz, güzelsiniz, yakışıklısınız, ve cidden dışarıdaki hayat çok güzel. Değerini bilin. Hepinizin gözlerinden öpüyorum. 
  • PS: Eğer Antalya'yı kazanırsanız, İletişim Fakültesinde beni bulun. Size Koyu Siyah'ta bira ısmarlayacağım. SONRA IŞIKLARA GİDERİZ DİMİ LAN :')

bir daha içersem ne olsun...

dün sınıf arkadaşlarımla beraber pikniğe gitmem, yine sınıf arkadaşlarımla yaklaşık dört saat boyunca düşe düşe futbol oynamam, -DEFANSTA HARİKALAR YARATMAM...- sonra sahilde içmeye başlamam, sonra yurtta da içmeye devam etmem, yaklaşık dokuz defa yataktan düşmem sonucu sabaha kavuşabildim. sabah ayılabilmek için yaklaşık iki saat boyunca kafamı suyun altında tutunca, ister istemez tanrı halime üzülüp bana bir güç verdi. ben de o güçle, insanlığa lazım olan çok önemli bir şeyi yaptım; DUŞTA DİNLENECEK ŞARKILAR LİSTESİ. bence çok iyi oldu, çok da güzel oldu. 

-allah bismillah demeden bütün şarkıları listeye deptiğim için bence tadı daha bir güzel oldu. hayrını görün.-

ac/dc - back in black
the beatles - act naturally
mirkelam - asuman pansuman
the beatles - back in the u.s.s.r.
arctic monkeys - the bad thing
arctic monkeys - balaclava
the beatles - the ballad of john and yoko
mirkelam - bir fotoğraf çekinebilir miyiz?
blues brothers band - sweet home chicago
the rolling stones - brown sugar
arctic monkeys - choo choo
arctic monkeys - dancing shoes
beyonce ft. jay-z - deja vu
survivor - eye of the tiger
arctic monkeys - fake tales of san francisco
arctic monkeys - from the ritz to the rubble -dün gecenin şerefine ayrı bir seviyorum...-
jennifer lopez - get right
ac/dc - highway to hell
the rolling stones - (I can't get no) satisfaction
arctic monkeys -  when the sun goes down
the beatles - I saw her standing there
the beatles - I wanna be your man
the beatles - I'm down
led zeppelin - american woman
led zeppelin - good times bad times
led zeppelin - heartbreaker
led zeppelin -  whole lotta love
led zeppelin - the ocean
george baker selection - little green bag

stealers wheel - stuck in the middle with you

the black keys -  lonely boy
black eyed peas - let's get it started
arctic monkeys - mardy bum
the rolling stones - miss you
maroon 5 ft. christina aguilera - moves like jagger
the beatles - old brown shoe
sgcghchfh. şey. one direction - what makes you beautifuflfjlhlkdsffg.
blondie - one way or another
arctic monkeys - r u mine?
blues brothers band - rawhide
red hot chili peppers - give it away
red hot chili peppers - dani canifornia
styx - renegade
blues brothers band - everybody needs somebody to love
robbie williams - rudebox
the beatles - sgt. pepper's lonely hearts club band
blues brothers band and ray charles - shake a tail feather
joss stone - son of a preacher man  -aslı ne kadar güzelse, joss hali de o kadar efsane.-
gogol bordello - start wearing purple -gönül isterdi ki gogol panpalarla daha çok vakit geçirelim, lakin olmadı.-
franz ferdinand - take me out
arctic monkeys - wavin bye to the train or the bus
the beatles - twist and shout
bon jovi - wanted dead or alive
warrant - cherry pie
queen - we will rock you & we are the champions
fun. - some nights
fun. - one foot
athena - öpücük
boney m - daddy cool
boston - carry on my wayward son
chuck berry - you never can tell
the cure - friday I'm in love
depeche mode- master and servant
elvis presley - jailhouse rock
joan jett & the blackhearts - I love rock'n roll
james brown - please please please
joe tex - I gotcha
will smith - welcome to miami

sanırım bu kadardı. belki daha fazladır ama bilmiyorum. aslında şu an kafamı merak ediyorum. 

bu da BEN İYİYİM... temalı fotoğrafım olsun. 
hepinizi öpüyorum. 



hala bir otostopçunun galaksi rehberini okumadım ve hala bir veda cümlem yok.

buraya sıkıcı şeyler yazdığımı farkızladım. hep mutsuzluğumdan söz etmek biraz sinirimi bozdu, çünkü başlarken hiç böyle olacağını hayal etmemiştim. bu bloğu açarken sonunun böyle olacağını, bu şehre yerleşirken sonunun böyle olacağını, bu üniversiteye gelirken sonunun böyle olacağını; lakin aslında hiçbir şey daha sona ermemişti. her şey olduğu yerde duruyordu. son bile olduğu yerde durup, kendini başka sonlara koparıyordu. bu esnada benim yapacağım şey, yaşamaktı. bu bloğu açtıktan sonra mutlu şeyler yazmaktı, bu şehre alışıp mutlu olmaktı, bu üniversitede saçma sapan olaylar yaşayıp gülmekti. yani benim görevim kendini koparan sonlarım için, kendi mutluluklarımı koparmaktı. ama ben, ve her şeyi götünden anlayan halim.

mutlu olduğum günleri düşünmeye çalıştım. tam olarak öyle günler olmadı. beni mutlu eden şeyleri düşündüm. mesela akşam mazgalların üstünden yürümek. sokak ışığıyla mazgallar garip bir şeyler yapıyorlar. mazgalların üstünden yürüyüp, mazgalların içine bakınca, benden daha hızlı yürüyen ışıklar görüp, mutlu oluyorum. garip bir heyecan duyuyorum. merakla bekliyorum. bir diğer mazgal, benim için başka bir mutluluk demek. bunun dışında bir mutluluk hatırlamıyorum.

filmleri defalarca izlemeyi seviyorum mesela. tepkilerle uğraşıyorum. mimiklerle, ses tonlarıyla uğraşıyorum. ama bunu günlük hayatta yapamıyorum. çünkü olmuyor. çünkü gerçek hayattaki, gerçek hayattan ziyade, dokunabileceğim bir hayattaki mimikler, tepkiler, sesler, sigaralar, eller, yürüyüşler, gülümsemeler, kahkaha çeşitleri dikkatimi çekmiyor. -dikkat çekmek dendiğinde aklıma hep ÇEEEEK ÇEEEEK diyen amcalar geliyor. halatlar.- kendimi hangi amına koduğumun dünyasına hapsettiğimi bilmiyorum. ama sanırım ben uyumsuz bir insanım. ya da bugüne kadar uyumsuz olup olmadığımı anlayabileceğim hiçbir şey yapmadığım için, kendimi uyumsuz olduğuma inandırdım. ve bu saatten sonra uyumsuz olup olmadığımı anlayabileceğim bir şeye başlarken, uyumsuz olduğumu bilerek başlayacağım. son birkaç cümle beni çok yordu ve ne anlatmaya çalıştığım hakkında bir fikrim yok.

yani olmuyor. ben buraya mutsuzluğumu yazıp, sonra da siktirip gitmek istemiyorum. ben günlüğüme her şey yolunda taklidi yapmak istemiyorum. yazmaktan elim yorulunca, ama mutluyum ve iyi ki varsın, yazmak istemiyorum. sadece benim bildiğim şeylere taklit yapmak zorunda kalmak bana berbat hissettiriyor. ve ben berbat hissetmek istemiyorum. ben uzanmak istiyorum. öylece uzanıp bakmak.

netice olarak, daha önce de böyle bir yazı yazıp, gitmeye karar vermiştim. ama olmamıştı. şimdi de gelmemeye karar verdim. burayı seviyorum. buraya yazıp yazıp, aylar sonra okuyup ağzımı yüzümü yamultmayı seviyorum. buraya bakınca yaşadığımı anlıyorum ve bu beni biraz sakinleştiriyor. ama böyle olmaz. böyle olmasın. bir şeyleri düzeltinceye kadar gelmeyeceğim. güneşli günlerden korkmadığım zaman, yine her şey eski haline dönecek. yani umarım. yani nolur dönsün.

kendinize iyi bakın lan. I'LL WATCHİNG YOU!

eller aşağı, elleri aç, öne, arkaya

Dün bu vakitlerde çok garip bir olay gerçekleşti. Hayatımda ilk defa kavga ettim. Hayatımda ilk defa kavga ettim, ve hayatımda ilk defa birtakım lafları kol gibi sokmayı başardım. Bunun sonucunda oda arkadaşlarımdan biri beni siklemeyip odayı terk edince, yumruğumu tüm gücümle duvara geçirdim. Sonuç olarak elimde çatlak bir kemik ve birtakım sorular kaldı.

Çok garip değil mi lan? Yani ben, aslında bir türlü yola koyamadığım insan ilişkilerimi sorgulamayı uzun süre önce bırakıp, hayatıma devam ettim. Bir şeyler oldu, oldu ve oldu. On dokuz yıldır boynuma nasıl oldu da, ilişkinin içine sıçılır tabelası asmadım, merak ediyorum. Aslında merak ettiğim şey çok daha başka, ben akıl ve ruh sağlığımı nasıl korkuyorum? Ya da koruyor muyum? Aslında kolumu çatlatmış olmam tüm bu sorulara gayet açık bir cevap veriyor. Ama yine birkaç tane daha ne bileyim.

Şu andan itibaren düşünmeden yazıyorum. Oysa şeker gibi insanım. En hassas olduğum nokta, en sinir olduğum nokta, beni bir Mr. Blonde olmaya en çok yaklaştıran nokta; geçiştirilmek. Biri beni geçiştirdiği anda sanki ayakkabımın içinde bir ustura oluşuyor. Sanki. Çok sanki var lan. Sağ kolum ağrıyor. Kafam ağrıyor. Ben, ben uzak durmak istiyorum. Halı istiyorum, pencerenin önünde çiçek yetiştirmek istiyorum. Kafam sikilmesin istiyorum. Yorulmamak istiyorum. Dört haftadır yorulacak hiçbir şey yapmadım. Otobüse binip bir yere gitmedim. Arkadaşlarımla oturup bir bira içmedim. Denizin dibinde olmama rağmen denize bakmadım. Odadan çıkmadım. Uyudum. Uyumakla uyumamak arasındaki o evrede tıkıldım kaldım. Ki o evre ne kadar eğlenceli. Kafanın ister istemez şekerli olduğu dakikalar. O dakikalarda her şeyi yapabilirim. Uçabilirim. Tekme atabilirim. Sevişebilirim. Ama yok. Ama hayır. Ama ben yoruluyorum. Ama bunun adı büyümek, ama bunun adı deneyim. Ama bunun adı komşunun kızı iki yıl yurtta kaldı sen de kalmalısın. Ama bence bunun adı ben o bahsi geçen ağzına sıçtığımın komşu kızı değilim ve ayakkabımın içinde bir ustura hissediyorum.

Uykuyu arttırdım. Sigarayı arttırdım. Kolumu çatlattım. Ayakkabımın altında ustura hissediyorum. Bugünlük bir eve sığındım ve yarın eve dönüyorum. Sonra ne olacak? Oysa daha gencim. Oysa yarını düşünmekten yorulmak diye bir şey benim için olmamalı. Ne yapmamı bekliyoruz? Geçen gün çok yürüdüm ve sigara borcumu ödedim. Geçen gün neler yaptım. Geçen günün hiçbir şey yapmıyorken öyle yoruldum ki hala yorgunluğu üstümden atamadım. Yarın da yorgun olacağım. Uzun süre yorgun olacağım çünkü amına koyayım, çünkü bilmiyorum. Çünkü bacağımdaki morluk geçmiyor, çünkü hava çok güzel ama iğrenç bir bina bütün güneşi kapatıyor. Çünkü geçen gün Stand by your man muhabbeti geçti ve ben Blues Brothers bebeklerimin el hareketlerini yaptım. Çünkü kimse anlamadı. Ne yani? Bunun adı da mı komşunun kızı iki yıl dayandı.

Yoruldum. Olmuyor.